H. Dora Üreten | escarus.com https://escarus.com escarus.com Wed, 09 Apr 2025 10:49:55 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=7.0 https://escarus.com/wp-content/uploads/2023/12/cropped-Escarus_logo-13-32x32.jpg H. Dora Üreten | escarus.com https://escarus.com 32 32 Son Dönem Sürdürülebilirlik Gelişmeleri-1: Biyoçeşitlilik ve Doğa Perspektifi https://escarus.com/son-donem-surdurulebilirlik-gelismeleri-1-biyocesitlilik-ve-doga-perspektifi/ https://escarus.com/son-donem-surdurulebilirlik-gelismeleri-1-biyocesitlilik-ve-doga-perspektifi/#respond Thu, 04 Apr 2024 11:36:08 +0000 https://escarus.com/?p=106967

Günümüzde, farklı paydaşların sürdürülebilirlik olgusuna yönelik ilgisinin üstel şekilde arttığı bir dönem yaşanmaktadır. Yakın geçmişte “gönüllülük” prensibiyle eşleştirilen sürdürülebilirliğin “risk yönetimi”, “finansallaştırma” gibi kavramlarla beraber anılmaya başlandığı -daha doğrusu ele alınması gerekliliğinin daha fazla anlaşıldığı- bir noktaya gelinmiş durumdadır.

Avrupa Yeşil Mutabakatı (AYM) ve Türkiye Sürdürülebilirlik Raporlama Standartları (TSRS) gibi ilgiyi tetikleyici unsurlar hakkında kamuoyuna açık sayısız kaynağa ulaşmak mümkündür. Fakat ne yazık ki bu süreçte kavramların bağlamından kopartıldığına, gündemde olan anahtar kelimelerin sürdürülebilirlik ile eş anlamlı kullanıldığına, belli açılardan kafa karıştırıcı -bu satırların yazarı açısından ise yer yer bunaltıcı- bir dönem yaşandığına tanıklık edilmektedir.

İklimle Bağlantılı Finansal Beyan Görev Gücü (Task Force on Nature Related Financal Disclosures – TCFD)1’nün 2017 yılında sunduğu tavsiyeler iklim riskleri odağındaki algıları belirli bir olgunluğa ulaştırmıştır; ne var ki bu yaklaşım, aynı zamanda -konunun acemi savunucuları ve popüler kültür taşıyıcılarının özensizliği nedeniyle- iklim değişikliği ve sürdürülebilirliğin aynı şeyler gibi görülmesine yol açmıştır. Gelinen noktada, temel ve genel kabul gören tanımı bağlamında sürdürülebilirliğe bakıldığında, mevzuat ve raporlama zorunluluklarının da tetiklemesiyle konunun daha geniş bir perspektiften ele alınmasını gerektiren bir noktaya evrildiği izlenmektedir. Uluslararası Sürdürülebilirlik Raporlama Standartları (International Sustainability Standards Board – ISSB) S-1 dokümanında belirtildiği üzere, sürdürülebilirlikle ilgili risklerin de değerlendirilmesi zaruretinin oluştuğu bir dönemeçte, bu türden çalışmaları gerçekleştirmek için çok fazla zaman kalmadığı fark edilmektedir.

Konu sürdürülebilirliğin risk-finansal perspektiflerden ele alınması olunca doğa-biyoçeşitlilik kaynaklı risklerin anlaşılması da büyük önem arz etmektedir. Üç farklı yazıdan oluşacak serinin bu ilk yazısında öncelikle doğa-biyoçeşitlilik konusundaki kavramlardan, akademik çalışmalardan ve uluslararası gelişmelerden, ikinci yazıda Doğayla Bağlantılı Finansal Beyan Görev Gücü (Task Force on Nature Related Financal Disclosures – TNFD)2 tavsiyelerinden bahsedilecek ve üçüncü yazıda kurumların söz konusu riskleri yönetmek için gerçekleştirdiği çalışmalar irdelenecektir.

Dünyamızın biyolojik kaynakları, insanlığın refahı ve ekonomik gelişimi için büyük önem taşımaktadır. Sürdürülebilir kalkınmanın bağlamında biyolojik çeşitliliğin ve doğal kaynakların şimdiki ve gelecek nesillerin varlığını sürdürmesi açısından sınırlarötesi bir değer olduğu her geçen gün daha fazla kabul görmektedir. Diğer taraftan, bilim insanları sanayileşme ile birlikte karşı karşıya kalınan çevresel erozyonun da türler ve ekosistemler üzerinde bugüne kadar hiç yaşanmamış büyük bir etkiye sahip olduğu ifade etmektedir.

“Gezegensel/Planeter Sınırlar” (Planetary Boundaries) kavramı, insan faaliyetlerinin Dünya gezegeni üzerindeki etkilerinin sınırlarını tanımlayan bir çerçevedir. Bu çerçeve, insanlığın gelecek nesiller boyunca gelişmeye ve kalkınmaya devam edebileceği öngörüsü dahilinde Dünya sisteminin istikrar ve direncini düzenleyen dokuz sınırı içermektedir. Söz konusu sınırlar; iklim değişikliği, biyosfer bütünlüğünde değişim (biyoçeşitlilik kaybı ve türlerin yok olması), stratosferik ozon tabakasının incelmesi, okyanus asitlenmesi, biyojeokimyasal akışlar (fosfor ve azot döngüleri), arazi sistemi değişikliği (ormansızlaşma), tatlı su kullanımı, atmosferik aerosol yüklemesi (atmosferde bulunan ve iklimi ve canlı organizmaları etkileyen mikroskobik partiküller) ve yeni varlıkları/mahiyetleri (plastikler, çevresel kirleticiler) içermektedir. İlk olarak 2009 yılında bir grup bilim insanı tarafından önerilen ve birkaç kez revizyona uğrayan bu çerçeve üzerinde yapılan çalışmalar neticesinde, 2023 Eylül ayında sadece tüm sınırlar ölçülmekle kalınmamış, ayrıca dokuz sınırdan altısının aşıldığı sonucuna varılmıştır. Sınırların aşılması, büyük ölçekli ani veya geri döndürülemez çevresel değişikliklere yol açma riskini artırmaktadır.34

Şekil-1: Planeter Sınırlar

Sınırlar, karmaşık biyofiziksel Dünya sistemi içinde birbiriyle ilişkili süreçlerdir. Bu da sürdürülebilirliğin artırılması için sadece iklim değişikliğine küresel düzeyde odaklanmanın yeterli olmadığı anlamına gelmektedir. Bunun yerine, sınırların, özellikle iklimin ve biyolojik çeşitlilik kaybının karşılıklı etkileşimini anlamak, bilim ve uygulamada kilit öneme sahiptir.56

Sonuç olarak, Holosen* sonrası Dünya, hâlâ evrim geçirmekte ve nihai küresel çevre koşulları belirsizliğini korumaktadır. Yazının başında ifade edildiği üzere, halihazırda antropojenik bozulmalar, iklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı veya kirlilik ayrı ve birbirinden bağımsız konularmış gibi ele alınmaktadır. Gezegensel Sınırlar, insan kaynaklı küresel çevresel etkilere ilişkin bilimsel anlayışı, Dünya sisteminin durumunu bir bütün olarak ele almayı gerektiren bir çerçeveye oturtmaktadır.7

01 Mart 2024 tarihinde Birleşmiş Milletler Çevre Programı (United Nations Environment Program – UNEP) ve Uluslararası Kaynak Paneli (International Resource Panel – IRP) tarafından yayımlanan Global Resource Outlook 2024 raporu da insanlığın doğal kaynaklar üzerinde oluşturduğu baskıya işaret etmektedir. Küresel ekonominin temelini oluşturan doğal kaynakların çıkartılması ve işlenmesi iklim değişikliğine sebep olan sera gazı emisyonlarının yüzde 55’inden fazlasına, partikül madde kaynaklı sağlık sorunlarının yüzde 40’ına ve canlı ekosistemlerin ve dünyadaki yaşamın temelini oluşturan arazi kullanımıyla ilgili toplam biyolojik çeşitlilik kaybının yüzde 90’ından fazlasına neden olmaktadır. Raporda bu trendin devam etmesi durumunda kaynak çıkarımının 2060 yılına kadar 2020 seviyelerine göre neredeyse yüzde 60 artarak 100 ila 160 milyar tona çıkabileceği belirtilmektedir. Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın (SKA) ve çok taraflı çevre anlaşmaları kapsamındaki hedef ve yükümlülüklerin yerine getirilebilmesi için, kaynak kullanımı ve yönetiminin; iklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı ve kirlilikle mücadele çabalarının merkezine açıkça entegre edilmesi gerektiği vurgulanmaktadır.8

Şekil-2: Küresel Doğal Kaynak Çıkarımı

Bilimsel çalışmaların yanısıra doğa-biyoçeşitlilik konusunda uluslararası arenada da farklı gelişmelere tanık olunmaktadır. Her ne kadar iklim COP’ları kamuoyunda çokça tartışılıyor olsa da biyoçeşitlilik konusunda da önemli gelişmeler yaşanmaktadır.

İnsan faaliyetlerin kaynaklı türlerin yok oluşu, endişe verici bir nitelik kazanınca UNEP, biyolojik çeşitliliğe ilişkin uluslararası bir sözleşmeye duyulan ihtiyacı araştırmak üzere Kasım 1988’de Biyolojik Çeşitlilik İhtisas Çalışma Grubu’nu toplamıştır. Kısa bir süre sonra, Mayıs 1989’da biyolojik çeşitliliğin korunması için uluslararası bir yasal düzenleme hazırlamak üzere Teknik ve Hukuki Uzmanlar İhtisas Çalışma Grubu’nu kurmuştur. Şubat 1991’de İhtisas Çalışma Grubu, Hükümetlerarası Müzakere Komitesi (Intergovernmental Negotiating Committee) olarak anılmaya başlanmıştır. 22 Mayıs 1992 tarihinde söz konusu Komite’nin çalışmaları “Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin Mutabık Kalınan Metninin Kabulü” için düzenlenen Nairobi Konferansı ile sonuçlanmıştır.9

Sözleşme 5 Haziran 1992 tarihinde Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda (Rio “Dünya Zirvesi”) imzaya açılmış ve 29 Aralık 1993 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Taraflar Konferansı’nın (COP) ilk oturumu 28 Kasım – 9 Aralık 1994 tarihleri arasında Bahamalar’da gerçekleştirilmiştir.10

Günümüzde “biyoçeşitliliğin Paris Anlaşması”11 olarak değerlendirilen Kunming-Montreal Küresel Biyoçeşitlilik Çerçevesi (Kunming-Montreal Global Biodiversity Framework) dört yıllık bir istişare ve müzakere sürecinin ardından 19 Aralık 2022 tarihinde gerçekleştirilen COP 15’de kabul edilmiştir. SKA’lara ulaşılmasını destekleyen ve Sözleşme’nin önceki Stratejik Planları üzerine inşa edilen bu tarihi Çerçeve, doğayla uyum içinde yaşama küresel vizyonuna ulaşmak için 2050 yılına kadar iddialı bir yol haritası ortaya koymaktadır. Çerçeve’nin temel unsurları arasında 2050 için 4 amaç ve 2030 için 23 hedef yer almaktadır.12

Kunming-Montreal Küresel Biyoçeşitlilik Çerçevesi’nin uygulanması, yine COP 15’te kabul edilen kapsamlı bir kararlar paketi aracılığıyla yönlendirilecek ve desteklenecektir. Bu paket, GBF için bir izleme çerçevesi, uygulamanın planlanması, izlenmesi, raporlanması ve gözden geçirilmesi için geliştirilmiş bir mekanizma, uygulama için gerekli mali kaynaklar, kapasite geliştirme ve teknik ve bilimsel iş birliği için stratejik çerçeveler ve genetik kaynaklara ilişkin dijital dizilim bilgilerine (digital sequence information) ilişkin bir anlaşma içermektedir.13

*: Dördüncü Çağ’ın insanoğlunun yerleşik hayata ve yazılı tarihe doğru önemli bir geçiş yaptığı 12 bin yıl öncesinden günümüze kadar olan bölümü ifade etmektedir.

Kaynaklar:

1) Task Force on Climate-related Financial Disclosures. (2024). https://www.fsb-tcfd.org/
2) Taskforce on Nature-related Financial Disclosures. (2024). https://tnfd.global/
3) Ernstberger, J. (2023). Planetary boundaries. Stockholm Resilience Centre. https://www.stockholmresilience.org/research/planetary-boundaries.html
4) Richardson, K., et al. (2023). Earth beyond six of nine planetary boundaries. Science Advances, 9(37). https://doi.org/10.1126/sciadv.adh2458
5) Ernstberger, J. (2023), a.g.e.

6) Richardson, K., et al. (2023), a.g.e
7) Ernstberger, J. (2023), a.g.e.
8) United Nations Environment Programme (2024): Global Resources Outlook 2024: Bend the Trend – Pathways to a liveable planet as resource use spikes. International Resource Panel. Nairobi.
9) Convention on Biological Diversity. (2024). History of the Convention. https://www.cbd.int/history
10) Ernstberger, J. (2023), a.g.e.
11) Paddison, L. (2022). More than 190 countries sign landmark agreement to halt the Biodiversity Crisis. CNN. https://edition.cnn.com/2022/12/19/world/cop15-biodiversity-agreement-montreal-climate-scn-intl/index.html
12) Ernstberger, J. (2023), a.g.e.
13) Ernstberger, J. (2023), a.g.e.

]]>
https://escarus.com/son-donem-surdurulebilirlik-gelismeleri-1-biyocesitlilik-ve-doga-perspektifi/feed/ 0
Şirketlerin TCFD Raporlamaları ve İklim Riskleri https://escarus.com/sirketlerin-tcfd-raporlamalari-ve-iklim-riskleri/ https://escarus.com/sirketlerin-tcfd-raporlamalari-ve-iklim-riskleri/#respond Tue, 03 Aug 2021 00:52:14 +0000 https://escarus.com/?p=101012

1980’lerin başında küresel ısınma, 2000’li yıllarda ise iklim değişikliği olarak ifade edilen ve temelde sera gazlarının atmosferde olağan dışı artışının yol açtığı olumsuz durumu ifade eden sorun günümüzde yadsınamaz derecede belirginleşmiştir. Her ne kadar 1997 yılında Kyoto Protokolü ile başlayan süreçte iklim değişikliği ülkelerin, dolayısıyla iş dünyasının gündemine girmiş olsa da son zamanlarda dünyanın her yerinde artan ekstrem hava olayları, mevsimlerdeki değişiklikler, yangınlar, seller, kuraklıklar ve buzullardaki erime gibi olaylarla bu durum çok daha görünür hale gelmiştir. Kimilerinin hezeyan olarak tasvir ettiği, yok saydığı ya da şüpheyle yaklaştığı kavram da böylece ete kemiğe bürünmüştür.

Sürdürülebilirlik ve dolayısıyla iklim değişikliği kapsamında hassasiyet taşıyan, bu konuları strateji ve eylemlerine entegre eden şirketler geçtiğimiz son 20 yılda Küresel Raporlama Girişimi (Global Reporting Initiative – GRI), Karbon Saydamlık Projesi (Carbon Disclosure Project – CDP), Entegre Raporlama Çerçevesi (Integrated Reporting Framework – IR) vb. farklı raporlama platformları aracılığıyla raporlama yapmışlardır. Haziran 2017 tarihinde ilk versiyonu yayınlanan TCFD Tavsiyeleri ise, şirketlere stratejik anlamda farklı bir perspektif sunan yönüyle önemli ve yeni bir raporlama türüdür.

Nisan 2015 tarihinde G20 ülkelerinin maliye bakanları ve merkez bankası başkanları Finansal İstikrar Kurulu’ndan (Financial Stability Board – FSB) finans sektörünün iklim değişikliği risklerini nasıl göz önünde bulundurması gerektiğiyle ilgili öneriler getirmesini talep etmiştir. Bu kapsamda Finansal İstikrar Kurulu; yatırım, finansman ve sigortalama şirketlerinin iklim değişikliğiyle alakalı riskleri doğru bir şekilde analiz ederek karar mekanizmalarında kullanması gerekliliğini tespit etmiş ve bu amaçla Aralık 2015’te İklim Bağlantılı Finansal Beyanlar Görev Gücü (Taskforce on Climate-Related Financial Disclosures – TCFD) kurulmuştur. TCFD Haziran 2017 tarihinde ilke tavsiye raporunu yayınlamıştır.

TCFD, finansal ve reel sektördeki kurumları, ana akım finansal raporları içerisinde iklimle ilgili konularda 4 katman olarak ifade edilen “Yönetişim”, “Strateji”, “Risk Yönetimi”, “Metrik ve Hedefleri”ni raporlamaları doğrultusunda yönlendirmekte ve tavsiyelerde bulunmaktadır.

TCFD önerilerine göre yapılacak olan 4 katmanlı raporlarda üst yönetimin iklim riskleri konusundaki sahipleniciliği, bunun kurum stratejilerine yansıtılması, iklim risklerinin yönetiminin kurumun diğer uygulamalarıyla uyum içinde olması ve söz konusu risklerin izlenebilirliği hususları öne çıkmaktadır. Söz konusu 4 katman, finansal ve reel sektör için 11 destekleyici tavsiye (recommended disclosures) içermektedir:

TCFD, iklim değişikliği kaynaklı riskler için bir sınıflandırma sistemi sunmaktadır. Bu bağlamda riskler “Geçiş Riskleri” ve “Fiziksel Riskler” olarak ikiye ayrılmaktadır:

“Geçiş Riskleri” (Transition Risks) aşağıda sayılan riskleri kapsamaktadır:

  • Avrupa Birliği Emisyon Ticaret Sistemi (European Union Emission Trading Scheme – EU ETS), Avrupa Birliği Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (EU Carbon Border Adjustment Mechanism) türünden yasal düzenlemeleri içeren “politika/mevzuat riskleri”;
  • Karbon yakalama/depolama, elektrik araçlar vb. emisyon azaltıcı ezber bozan gelişmelerin sebep olacağı “teknolojik riskler”;
  • Müşteri beklentilerindeki değişiklikler dolayısıyla mevcut ürünlere olan talepteki azalış veya iklim dostu-sürdürülebilir ürünlerin tercih edilmesi ile “upstream-downstream” tedarik zincirlerindeki değişiklikler olarak ifade edilecek “piyasa riskleri”;
  • Özellikle fosil yakıta bağımlı sektörlerin yaşaması muhtemel görülen ve kamuoyunda her geçen gün artan iklim değişikliği hassasiyetini içeren “itibar riskleri”.

“Fiziksel Riskler” ise anlık yaşanacak hortum, dolu, sel vb. hava olaylarını içeren “akut riskler” ve iklimde yaşanacak uzun vadeli değişikler sonucu oluşan uzun dönemli sıcaklık artışı, deniz seviyelerindeki yükselişi gibi olayları içeren “kronik riskler” olarak ikiye ayrılmaktadır.

TCFD, iklim değişikliğinin dünyamızı hangi vade ve süreçte etkileyeceği konusunu belirleyen faktörlerin ve aktörlerin çokluğu nedeniyle kurumların raporlamalarında senaryo analizi gerçekleştirmelerini beklemektedir. Senaryo analizi; şirketlerin belirlemiş oldukları risk ve fırsatların stratejilerine entegrasyonu, stratejilerinin dayanıklılığı (resilience) ve bu risk-fırsatların yönetimi konusunda önümüzdeki dönemlerde ne şekilde adım atacaklarını belirlemeleri için gereklidir. Senaryo analizi, Paris Anlaşması ile belirlenen sıcaklık artışının 2oC sınırlanması durumunda karşı karşıya kalınacak durum ile bu hedefin yakalanamaması ve daha yüksek sıcaklık artışlarının yaşanması durumunda; şirketlerin stratejilerini, operasyonlarını, ürünlerini, tedarik zincirlerini ve finansal varlıklarını nasıl koruyacaklarını kurgulamaları ve planlama yapmaları açısından kritik bir konu olarak ortaya çıkmaktadır.

Örnekler incelendiğinde, her ne kadar sektörler arasındaki farklılıklar olsa da şirketlerin TCFD ile uyumlu raporlamalarında Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (Intergovernmental Panel on Climate Change – IPCC) tarafından yayınlanan RCP 2.6, RCP 4.5, RCP 6.0 ve RCP 8.5 Konsantrasyon Senaryoları (Representative Concentration Pathway – RCP) ve Uluslararası Enerji Ajansı (International Energy Agency – IEA) tarafından yayınlanan 2°C ve 6°C senaryolarının kullanıldığı görülmektedir. Buna ek olarak belirli şirketler (Örn. BP, Equinor, Shell) kendi senaryo çalışmaları kapsamında raporlama çalışmalarını gerçekleştirmektedir.

Yukarıda belirtilen benzer raporlama standartlarına kıyasla daha yeni sayılabilecek TCFD’ye olan ilgi her geçen gün artmaktadır. 2020 yılında yayınlanan TCFD Durum Raporu’na göre 1.500’den fazla kuruluş TCFD’yi desteklemektedir. Dünyadaki en büyük 100 halka açık şirketin %60’ı TCFD’yi desteklemekte veya TCFD’nin önerileri ışığında raporlama yapmaktadır.

TCFD raporlaması her ne kadar finansal kurumların iklim değişikliği risklerini yönetebilmesi için farklı sektörlerdeki şirketlere tavsiye niteliği taşıyor olsa da raporlama yapan sektörlerde enerji ve yapı-inşaat malzemeleri sektörlerinin öne çıktığı görülmektedir. Bu sektörleri sigorta şirketleri, tarım-gıda-orman sektörü ve bankalar takip etmektedir.

Fiziksel ve geçiş riskleri perspektifinden iklim değişikliği, farklı sektörleri farklı şekilde etkilemektedir. Fiziksel risklerin daha çok otomotiv, petrol-doğal gaz, endüstriyel ürünler, maden-metalürji, ulaştırma sektörleri ile ve temel fiziksel kamu hizmetlerini (elektrik, su) etkilediği gözlenmektedir. Bu kapsamda fiziksel olarak tasvir edilen riskler; ürün ve hizmetlere olan talebin azalması, gelirlerdeki azalış, maliyetlerin yükselmesi, varlıklardaki değer kaybı, finansmana erişimde yaşanacak zorluklar, sermaye maliyetinin artması, iş modellerinde yaşanacak sıkıntılar, itibar ve yasal zorunluluklar olarak belirlenmektedir.

Geçiş riskleri ise tarım, ormancılık ürünleri, endüstriyel ürünler, maden-metalürji ve gayrimenkul sektörlerini daha çok etkilemektedir. Burada öne çıkan riskler varlık değerlerindeki değişimler, artan sermaye ve işletme maliyetleri, üretim kapasitesinde yaşanabilecek düşüşler veya üretimin durması, gelirlerdeki azalış ile sigortalama maliyetlerindeki artıştır.

Şu an ülkemizde yaşadığımız sel baskınları, orman yangınları, aşırı sıcaklar vb. ekstrem hava olaylarını, etkileri birikerek gelen iklim değişikliği ile ilişkilendirmek yanlış olmayacaktır. Söz konusu gelişmeler hem vatandaşlarımızın can ve mal güvenliğini hem de bir bütün olarak ülkemizdeki ekosistemlerin varlığını tehdit etmektedir. Söz konusu felâketler, buna paralel olarak farklı sektörlerde faaliyet gösteren şirketler için de bir tehlike arz etmektedir.

Şirketlerin TCFD tavsiyelerini de dikkate alarak mevcut durumlarını ve gelecek planlarını iklim değişikliği perspektifiyle değerlendirmesinin, stratejik bakış açısının genişlemesi ve öngörülemeyen etkilere karşı hazırlıklı olunması açısından çok değerli katkılar sağlayacağına şüphe yoktur.

]]>
https://escarus.com/sirketlerin-tcfd-raporlamalari-ve-iklim-riskleri/feed/ 0