Blog | escarus.com https://escarus.com escarus.com Mon, 25 May 2026 10:39:05 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=7.0 https://escarus.com/wp-content/uploads/2023/12/cropped-Escarus_logo-13-32x32.jpg Blog | escarus.com https://escarus.com 32 32 İklim Soylulaştırması Kentsel Adaleti Tehdit Ediyor mu? https://escarus.com/iklim-soylulastirmasi-kentsel-adaleti-tehdit-ediyor-mu/ Mon, 25 May 2026 08:55:23 +0000 https://escarus.com/?p=111754

Kentler, uzun yıllar boyunca iklim krizinin başlıca sorumlularından biri olarak tartışılagelmiştir. Bugün ise aynı kentler, krizin etkilerine karşı geliştirilen çözüm politikalarının merkezinde yer almaktadır. Artan sıcaklıklar, hava kirliliği, sel riski, kuraklık ve aşırı hava olayları karşısında birçok kentin yönetimi yeşil altyapı yatırımlarını artırmakta, kıyı koruma projeleri geliştirmekte, yeni park alanları oluşturmakta ve “iklim dayanıklılığı” odaklı dönüşüm programlarını hızlandırmaktadır. İlk bakışta bu müdahaleler, daha yaşanabilir ve sürdürülebilir kentler inşa etme çabasının doğal bir uzantısı gibi görünmektedir. Ancak son yıllarda kent çalışmaları literatüründe giderek görünür hale gelen tartışmalar, bu dönüşüm süreçlerinin herkes için eşit sonuçlar üretmediğini ortaya koymaktadır. Özellikle düşük gelirli mahallelerde gerçekleştirilen çevresel iyileştirme projeleri, kimi zaman beklenmedik sosyal sonuçlar doğurabilmektedir. Yeni park alanları, kıyı düzenlemeleri, enerji verimli konut projeleri ya da iklim uyum yatırımları belirli bölgelerin yatırım değerini artırırken kira ve emlak fiyatlarını da yükseltebilmektedir. Böylece çevresel açıdan “iyileştirilen” mahalleler, zamanla mevcut sakinleri için ekonomik olarak erişilemez hale gelebilmektedir. Başka bir ifadeyle, iklim krizine karşı geliştirilen müdahaleler bazı gruplar için koruma sağlarken bazı gruplar için yeni dışlanma biçimleri yaratabilmektedir.

Tam da bu noktada, son yıllarda özellikle Kent Çalışmaları ve Çevresel Adalet literatüründe öne çıkan “iklim soylulaştırması” kavramı önem kazanmaktadır. İklim krizine karşı geliştirilen çevresel iyileştirme ve dayanıklılık politikalarının, kent mekânı üzerinden nasıl yeni eşitsizlikler üretebildiğini tartışan bu kavram, sürdürülebilirlik ile kentsel adalet arasındaki gerilimi görünür kılmaktadır.

İklim Soylulaştırması Nedir?

Soylulaştırma, uzun yıllardır kent çalışmalarında tartışılan bir dönüşüm süreci olarak ele alınmaktadır. Genel olarak kavram; belirli mahallelerin yatırım çekmesi, fiziksel ve çevresel olarak dönüşmesiyle birlikte yaşam maliyetlerinin artması ve mevcut sakinlerin zamanla bu alanlardan dışlanmasıyla ilişkilendirilmektedir. Bugün ise bu tartışmaya yeni bir unsur eklenmektedir: iklim değişikliği.

İklim soylulaştırması, iklim krizinin ve iklim uyum politikalarının kentlerde yarattığı ekonomik ve mekânsal dönüşümü ifade etmektedir. Kavram ilk kez Keenan, Hill ve Gumber’ın çalışmasıyla sistematik biçimde tartışılmış, iklim etkilerinin ve iklim uyum politikalarının konut piyasalarındaki değer farklılaşmasını nasıl etkileyebileceğine odaklanmıştır.1 Bu yaklaşım, çevresel risklere bağlı olarak bazı bölgelerin daha cazip hale gelirken bazılarının değer kaybettiği yeni bir mekânsal dönüşüm sürecine işaret etmektedir.

Söz konusu iklim soylulaştırması süreci, kentlerde farklı mekanizmalar üzerinden işlemektedir. İklim açısından güvenli olarak kabul edilen bölgeler zamanla daha fazla yatırım çekmekte; bu durum konut talebini, mülk değerlerini ve yaşam maliyetlerini etkilemektedir. Benzer biçimde taşkın bariyerleri, yeşil altyapı yatırımları, park projeleri ve kıyı düzenlemeleri gibi iklim uyumu kapsamında yapılan müdahaleler, çevresel kaliteyi artırırken aynı zamanda belirli bölgelerin ekonomik cazibesini de yükseltebilmektedir. Öte yandan seller, orman yangınları veya aşırı sıcaklık olayları sonrasında ortaya çıkan yeniden yapılanma süreçleri ile iklim kaynaklı nüfus hareketleri de kentlerin mekânsal yapısını dönüştürebilmektedir. Böylece iklim değişikliği yalnızca fiziksel çevreyi değil, aynı zamanda konut piyasalarını, yatırım dinamiklerini ve kent içerisindeki demografik dağılımı da yeniden şekillendirmektedir.

Yaşanan bu dönüşüm, meselenin teknik bir çevresel iyileştirmeden ibaret olmadığını, aynı zamanda çevresel güvenliğe kimlerin erişebildiğiyle ilgili olduğunu göstermektedir. Çevresel kalitenin belirli toplumsal gruplar için daha erişilebilir hale gelmesi, iklim krizini aynı zamanda bir mekânsal adalet meselesine dönüştürmektedir; çünkü bazı topluluklar daha güvenli, daha serin ve daha yüksek çevresel kaliteye sahip yaşam alanlarına erişebilirken, bazı topluluklar çevresel risklerin daha yoğun hissedildiği bölgelerde yaşamaya devam etmektedir. Dolayısıyla iklim soylulaştırması kavramı, iklim krizine karşı geliştirilen politikaların çevresel sonuçların ötesinde mekânsal, ekonomik ve toplumsal dönüşümlere de zemin hazırladığını ortaya koymaktadır. Dünyanın farklı kentlerinde gözlenebilen somut mekânsal örüntüler, iklim soylulaştırması kavramının kuramsal çerçevesinin pratik yansımaları olarak değerlendirilebilmektedir.

Miami: Yüksek Kotun Yeni Ekonomik Değeri

İklim soylulaştırması kapsamında en çok tartışılan örneklerinden biri Miami’dir. Miami’de iklim soylulaştırması büyük ölçüde deniz seviyesinin yükselmesi ve taşkın riski üzerinden şekillenmektedir. Uzun yıllar boyunca kıyıya yakın bölgeler yüksek ekonomik değere sahipken artan taşkın riskiyle birlikte yatırım eğilimlerinin yön değiştirmeye başladığı görülmektedir. Miami-Dade County üzerine gerçekleştirilen kapsamlı bir çalışmada, 800 binden fazla mülk verisi incelenmiş ve özellikle 2000 yılı sonrasında yüksek kotlu bölgelerdeki mülk değerlerinin daha hızlı arttığı tespit edilmiştir. Araştırmada, yüksek kotlu bölgelerde yaşanan fiyat artışlarının, bölgedeki yerel yönetimlerin büyük çoğunluğunda pozitif bir korelasyon sergilediği belirtilmektedir. Bu durum, taşkın riski düşük bölgelerin yatırım açısından daha avantajlı hale geldiğine işaret etmektedir. Özellikle uzun yıllar düşük gelirli mahallelerden biri olarak bilinen Little Haiti’nin, yüksek kotlu yapısı nedeniyle son yıllarda yoğun yatırım baskısıyla karşı karşıya kaldığına dikkat çekilmekte, buna paralel olarak bölgede konut fiyatlarının ve özel sektör yatırımlarının arttığı ifade edilmektedir.2 Miami örneği üzerinden denilebilir ki iklim güvenliği, konut piyasalarında doğrudan fiyatlanan bir değişkene dönüşmeye başlamıştır.

Filipinler: Afet Sonrası Yeniden Yapılanma ve Yerinden Edilme

İklim soylulaştırmasının Küresel Güney’deki en belgelenmiş örneklerinden biri Filipinler’dir. Kasım 2013’te Filipinler’ii vuran Tayfun Haiyan, ülke tarihinin en yıkıcı doğal afetlerinden biri olarak kayıtlara geçmiştir. Tayfun afeti, yalnızca Tacloban kentinde 6300’den fazla kişinin hayatını kaybetmesine ve 29.000 konutun yıkılmasına yol açmıştır. Afet sonrasında hayata geçirilen yeniden yapılanma ve yeniden yerleşim süreci, resmî söylemde iklim riskinden korunma stratejisi olarak sunulmuştur. Bu çerçevede, kıyı şeridinden yaklaşık 14.000 aile, kent merkezine 10 km uzaklıktaki yeni bir yerleşim alanı olan Tacloban Kuzey’e nakledilmiştir. Tacloban’daki yeniden yerleşim sürecine odaklanan araştırmalar, bu dönüşümün ardında çok katmanlı dinamiklerin bulunduğunu göstermektedir. Araştırmaya göre DREAMVille Yeniden Yerleşim Alanı’ndaki konut değerleri, 2019’dan 2022’ye yalnızca üç yıl içinde ortalama %73 oranında artmıştır. Bölgeye çoğunlukla sağlık profesyonelleri ve kamu görevlileri taşınırken, düşük gelirli sakinler yüksek yaşam maliyetleri ve kredi ödemeleri nedeniyle bölgeyi terk etmek zorunda kalmıştır.3 Bu örnekte, yeniden yerleşim süreci başlangıçta afet riskini azaltma ve daha güvenli yaşam alanları oluşturma amacıyla geliştirilmiş olsa da zaman içerisinde bölgedeki konut değerlerinin hızla yükselmesi, düşük gelirli toplulukların yeni yaşam alanlarında kalıcılığını zorlaştırmıştır. Bu çarpıcı örnek, iklim uyum ve yeniden yapılanma politikalarının, uzun vadede kent içerisindeki sosyal ve ekonomik dengeleri de etkileyebildiğini göstemektedir.

Boston: Yeşil Dayanıklılık ve Mekânsal Dışlanma

İklim soylulaştırmasının dikkat çeken örneklerinden biri diğeri de Boston’ın East Boston bölgesidir. Tarihsel olarak işçi sınıfına mensup Latin ve İtalyan topluluklarının yaşadığı bu mahalle, deniz seviyesinin yükselmesi ve kıyı taşkınları nedeniyle Boston’ın en kırılgan bölgelerinden biri olarak değerlendirilmektedir. Bu risklere karşı son yıllarda bölgede kıyı parkları, yeşil koridorlar, dayanıklı kıyı tasarımları ve iklim uyum odaklı konut projeleri hayata geçirilmiştir. Ancak çevresel dayanıklılığı artırmayı amaçlayan bu müdahaleler, aynı zamanda bölgenin yatırım değerini de yükseltmiştir. Özellikle “Clippership Wharf” adlı lüks konut projesinin iklim dayanıklılığı ve sürdürülebilir yaşam söylemiyle pazarlanması, bölgedeki dönüşümü görünür hale getirmiştir. Aylık kiraların 2300 doların üzerinde başlaması, iklim açısından dayanıklı hale gelen mahallelerin üst gelir grupları ve gayrimenkul yatırımcıları için yeni cazibe merkezlerine dönüştüğünü göstermektedir.4 Bu süreç, uzun yıllardır bölgede yaşayan düşük gelirli topluluklar açısından artan barınma baskısı, mekânsal dışlanma ve mahalle kimliğinin dönüşmesi gibi sonuçlar yaratmaktadır.

Türkiye Bağlamında Yeşil Soylulaştırma: İstanbul Örneği

İstanbul’da son yıllarda hız kazanan çevresel dönüşüm projeleri, kentin iklim krizine karşı daha dayanıklı hale getirilmesi hedefiyle birlikte sunulmaktadır. Yeni park alanları, kıyı düzenlemeleri, yeşil koridorlar ve büyük ölçekli dönüşüm projeleri çoğu zaman “yaşanabilir şehir”, “nefes alan kent” ve “iklim dostu yaşam” söylemleri üzerinden meşrulaştırılmaktadır. Ancak mevcut çalışmalar, bu çevresel iyileştirmenin kent içerisinde eşit biçimde dağılmadığını göstermektedir. Tam da bu noktada İstanbul örneği, iklim soylulaştırmasının nasıl işlediğini anlamak açısından önemli hale gelmektedir; çünkü kentte çevresel kalite arttıkça, bu alanların ekonomik değeri de artmakta, çevresel iyileştirme ile emlak piyasası arasındaki ilişki giderek güçlenmektedir.

İstanbul’da bu sürecin en görünür örneklerinden bazıları büyük ölçekli kentsel dönüşüm projeleridir. Fikirtepe, Kartal, Tarlabaşı, Sarıgöl ve Cendere Vadisi üzerine gerçekleştirilen çalışmalar, çevresel iyileştirmenin kent mekânında eşit biçimde dağılmadığını göstermektedir. 2013-2021 dönemini kapsayan bir araştırmada, bitki örtüsü ve yeşil alan yoğunluğunu ölçmek amacıyla kullanılan NDVI (Normalized Difference Vegetation Index) verileri incelenerek dönüşüm alanları ile çevre mahalleler arasında belirgin farklılıklar olduğu ortaya konulmuştur. Örneğin Kartal’da proje alanındaki NDVI değeri yaklaşık %23,11 artarken çevre mahallelerde bu oran yalnızca %1,82’de kalmıştır. Benzer şekilde, Cendere’deki proje alanında %21,18 oranında artış görülürken çevre mahallelerde NDVI değerinin %2,05 oranında azaldığı tespit edilmiştir. Sarıgöl örneğinde ise dönüşüm alanında %15,68’lik artış yaşanmasına rağmen çevre mahallelerde %0,97’lik düşüş dikkat çekmektedir. NDVI verileri, çevresel iyileştirmenin kent mekânında homojen biçimde dağılmadığını ve dönüşüm alanları ile çevre mahalleler arasında belirgin çevresel kalite farkları oluştuğunu ortaya koymaktadır.5

Araştırma, yeşil altyapıdaki artış ile kara yüzey sıcaklığı arasında doğrudan bir ilişki olduğuna dair anlamlı ipuçları sunmaktadır. Özellikle Cendere, Fikirtepe ve Kartal’daki dönüşüm alanlarında kara yüzey sıcaklığında yaklaşık 0,5°C ile 1,1°C arasında düşüş yaşanırken çevre mahallelerde aynı ölçüde bir serinleme izlenmemektedir. Hatta bazı bölgelerde çevre alanların sıcaklığının artmaya devam ettiği dikkat çekmektedir. Yani, dönüşüm alanlarında artan yeşil alan miktarı, yüzey sıcaklığının azalmasına katkı sağlarken bu etkinin proje sınırlarının dışına taşmadığı anlaşılmaktadır.6 Bu bulgular, kentsel dönüşüm projelerinin yeşil altyapı ve ısı azaltımı açısından sağladığı faydaların büyük ölçüde proje sınırları içinde kaldığını ve çevre mahallelerde yaşayan, genellikle daha düşük gelirli kesimlerin bu avantajlardan yeterince yararlanamadığını göstermektedir.

İstanbul örneği tam da bu nedenle önemlidir. Kentte çevresel iyileştirme projeleri arttıkça bazı bölgeler daha yaşanabilir hale gelmektedir. Ne var ki bu dönüşüm çoğu zaman kent genelinde eşit bir iyileşme yaratmamakta, aksine çevresel konforu belirli bölgelerde yoğunlaştırmaktadır. Böylece iklim dayanıklılığı giderek daha fazla ekonomik değere dönüşmekte ve kent içerisinde yeni bir mekânsal ayrışma üretmektedir.

“Yeşil” İyileştirmenin İronisi

Miami’den Filipinler’e, Boston’dan İstanbul’a uzanan bu örnekler, iklim krizine karşı geliştirilen çevresel müdahalelerin yalnızca fiziksel çevreyi dönüştürmediğini ortaya koymaktadır. Çevresel iyileştirme projeleri kentleri daha yaşanabilir ve dayanıklı kılarken aynı zamanda kentsel mekânın ekonomik ve toplumsal örgütlenme biçimini de yeniden şekillendirmektedir. Tam da bu nedenle iklim soylulaştırması tartışmaları, çevresel iyileştirmenin otomatik olarak eşitlikçi sonuçlar üretmediğine, aksine mevcut eşitsizlikleri farklı biçimlerde yeniden üretebildiğine dikkat çekmektedir. Bu noktada yapısal bir çelişki ortaya çıkmaktadır. Çevresel kalitenin artması, söz konusu alanların ekonomik değerini de yükseltmektedir. Daha fazla yeşil alan, daha düşük kentsel ısı adası etkisi ve çevresel olanaklar açısından güçlenen altyapı; beraberinde yükselen emlak değerlerini, artan kira bedellerini ve yoğunlaşan yatırım baskısını da getirmektedir. Böylece iyi niyetle tasarlanan çevresel müdahaleler, yalnızca fiziksel mekânı dönüştüren teknik girişimler olmaktan çıkarak kentteki sınıfsal dağılımı etkileyen süreçlere dönüşmektedir. Çevresel iyileştirmenin ironisi tam da burada yatmaktadır: Daha yaşanabilir kentler üretme çabası, aynı zamanda bu mekânları belirli gruplar için erişilemez kılabilmektedir.

Çevresel açıdan daha korunaklı ve daha yüksek yaşam kalitesine sahip bölgeler zamanla daha fazla talep edilirken bazı topluluklar iklim risklerinin daha yoğun hissedildiği alanlarda yaşamayı sürdürmektedir. Bu durum, iklim krizinin etkilerinin kent içerisinde herkes tarafından aynı biçimde deneyimlenmediğini göz önüne sermektedir. Dahası, iklim uyum politikaları bazı durumlarda mevcut mekânsal eşitsizlikleri azaltmak yerine derinleştirebilmektedir. Böylece iklim soylulaştırması tartışmaları, çevresel müdahalelerin kent yaşamı, mekânsal dağılım ve toplumsal adalet üzerindeki etkilerini görünür hale getirmektedir.

Kentsel Adalet Boyutu

İklim soylulaştırması, kentlerin nasıl dönüştüğünden çok bu dönüşüm süreçlerinin kimler için daha güvenli, daha yaşanabilir ve daha erişilebilir alanlar ürettiği sorusunu gündeme getirmektedir. Çünkü iklim krizine karşı geliştirilen politikalar yalnızca teknik çevresel müdahalelerden ibaret değildir; bunlarla birlikte kentsel kaynakların nasıl dağıtıldığını, karar alma süreçlerine kimlerin dahil olduğunu ve çevresel iyileştirmenin kent içerisindeki farklı topluluklara nasıl yansıdığını da belirlemektedir. Söz konusu dönüşüm süreçleri toplumsal eşitsizlikler ve kırılganlıklar dikkate alınmadan yürütüldüğünde, mevcut mekânsal ayrışmaları derinleştirebilmekte ve bazı grupları çevresel iyileştirmenin dışında bırakabilmektedir. Bu nedenle iklim uyum politikaları, kentte yaşayan herkesi aynı biçimde etkilememektedir. Çevresel iyileştirme bazı gruplar için daha güvenli ve daha konforlu yaşam alanları yaratırken, bazı gruplar açısından artan yaşam maliyetleri, yerinden edilme ve kent merkezinden uzaklaşma riskini beraberinde getirebilmektedir.

Düşük gelirli topluluklar açısından bu süreç, yalnızca fiziksel bir yer değiştirme anlamına gelmemektedir. Uzun yıllar boyunca aynı mahallede örülen komşuluk ilişkileri, dayanışma ağları ve kolektif bellek artan yaşam maliyetleri ve yerinden edilme baskısıyla birlikte zayıflamakta, hatta çözülmektedir. İnsanlar yalnızca konutlarını değil, aynı zamanda sosyal çevrelerini, gündelik yaşam pratiklerini ve o mekânla kurdukları anlam bağını da yitirme riskiyle yüz yüze gelmektedir.

Bu noktada Henri Lefebvre’in ortaya koyduğu “kent hakkı” yaklaşımı önem kazanmaktadır. Lefebvre’e göre kent, yalnızca üzerinde yaşanılan fiziksel bir alan değildir toplumsal ilişkilerin, gündelik yaşamın, aidiyet duygusunun ve kolektif yaşamın üretildiği bir mekândır.7 Kent hakkı, sadece kentte yaşama hakkı değildir, aynı zamanda insanların yaşadıkları mahallede kalabilmesi, kentin dönüşümüne dair söz sahibi olabilmesi ve dönüşüm süreçlerinin dışında bırakılmamasıdır.

İklim soylulaştırması, kent hakkının herkes için eşit biçimde kullanılamadığını göstermektedir, çünkü çevresel dönüşüm projeleri çoğu zaman kent mekânını piyasa dinamikleri doğrultusunda yeniden şekillendirmektedir. Daha güvenli, daha yeşil ve iklim açısından daha dayanıklı bölgeler aynı zamanda yatırım değeri yüksek alanlara dönüşebilmekte, bu durum ise konut fiyatları ve kira bedelleri üzerinde baskı yaratabilmektedir. Böylece, çevresel güvenlik giderek ekonomik ayrıcalıkla ilişkilenen bir unsur haline gelmektedir. Çevresel iyileştirme süreçleri çoğu zaman toplulukların katılımı olmaksızın, piyasa dinamikleri doğrultusunda şekillendiğinden düşük gelirli gruplar hem mekânsal hem de toplumsal anlamda dışlamaya maruz kalabilmektedir.

İklim soylulaştırması tartışmaları, iklim uyum politikalarının yalnızca çevresel göstergeler üzerinden değil, aynı zamanda toplumsal kapsayıcılık, mekânsal eşitlik ve kent hakkı açısından da değerlendirilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Daha dayanıklı ve daha “yeşil” kentler üretmek, her zaman daha adil ve daha kapsayıcı kentler üretmek anlamına gelmemektedir.

Sonuç Yerine

İklim soylulaştırması, kentlerin iklim krizine karşı dönüşümünü yalnızca çevresel değil, aynı zamanda toplumsal bir mesele olarak da yeniden düşünmeyi gerektirmektedir. Daha yeşil, daha dayanıklı ve daha yaşanabilir kentler yaratma hedefi kuşkusuz önemlidir. Öte yandan, bu yöndeki dönüşüm çabalarının kent içerisindeki tüm topluluklar için eşit sonuçlar üretip üretmediği sorusu da giderek daha fazla önem kazanmaktadır.

Kentleri iklim krizine karşı daha dirençli hale getirmeye yönelik çalışmalar, dönüşümün kimleri kapsadığı ve kimleri geride bıraktığı sorusunu da dikkate almak zorundadır. Denilebilir ki bu soru, farklı vektörlerin kesiştiği düğüm niteliğiyle, kentsel kalkınma faaliyetlerinde daimi bir kerteriz noktası olmaya adaydır.

Dipnotlar

1) Keenan, J. M., Hill, T. ve Gumber, A. (2018). “Climate gentrification: from theory to empiricism in Miami-Dade County, Florida”. Environmental Research Letters, 13(5), 054001. Şu adresten erişilebilir: https://doi.org/10.1088/1748-9326/aabb32. Son erişim tarihi: Mayıs 2026.

2) Ibid. 

3) See, J., Cuaton, G. P., Wilmsen, B. ve Peja, P. J. (2025). “Uncovering the drivers of climate gentrification in the Global South: Case study of Tacloban City, Philippines”. Political Geography117, 103275. Şu adresten erişilebilir:  https://doi.org/10.1016/j.polgeo.2025.103275. Son erişim tarihi: Mayıs 2026.

4) Anguelovski, I., Connolly, J. J. T., Pearsall, H., Shokry, G., Checker, M., Maantay, J., Gould, K., Lewis, T., Maroko, A. ve Roberts, J. T. (2019). “Why green ’climate gentrification’ threatens poor and vulnerable populations?”. Proceedings of the National Academy of Sciences, 116(52), ss.26139-26143. Şu adresten erişilebilir: https://doi.org/10.1073/pnas.1920490117. Son erişim tarihi: Mayıs 2026.

5) Yazar, M., Çetinkaya, I. D., İban, M. C. ve Bilgilioğlu, S. S. (2023). “The green divide and heat exposure: urban transformation projects in İstanbul”. Frontiers in Environmental Science, 11. Şu adresten erişilebilir: https://doi.org/10.3389/fenvs.2023.1265332. Son erişim tarihi: Mayıs 2026.

6) Ibid.

7) Henri Lefebvre. (1996). “The Right to the City”. Writings on Cities’in içinde, ed. Eleonore Kofman ve Elizabeth Lebas, Oxford: Blackwell, 1996, ss.147-159.

]]>
Sürdürülebilirlik Perspektifinden Mikroplastikler https://escarus.com/surdurulebilirlik-perspektifinden-mikroplastikler/ Tue, 12 May 2026 04:00:31 +0000 https://escarus.com/?p=111673

Mikroplastikler, boyutu 1 µm ile 5 mm arasında değişen plastik parçacıkları olup mikrofiber, granül, film ve mikroboncuk gibi çeşitli kategorilere ayrılmaktadır. Kullandığımız kıyafetlerden araç lastiklerine, kozmetik ürünlerden ambalajlara kadar günlük hayatımızın neredeyse her alanında mikroplastikler karşımıza çıkmaktadır. Deniz canlılarının sindirim sisteminde, tarım topraklarında ve hatta insan kanında mikroplastik tespit edilmesi, meselenin artık geleceğin değil günümüzün krizi olduğunu göstermektedir. 

Meselenin gittikçe bir kriz haline gelmesiyle, mikroplastik ölçümü ve giderimine yönelik çalışmalar son zamanlarda hız kazanmıştır. Bağımsız bir kuruluş tarafından yürütülen araştırmada, Mevcut Gidişatın Devamı (Business As Usual – BAU) senaryosu kullanılmış olup mikroplastik kirliliğinin 2040 yılına kadar ulaşacağı seviyeye ilişkin projeksiyonlar yapılmıştır. Bu senaryoda mevcut politikaların, tüketim alışkanlıklarının ve üretim uygulamalarının büyük ölçüde aynı şekilde devam ettiği varsayılmaktadır. Elde edilen bulgular sonucunda, 2040 yılına kadar söz konusu mevcut eğilimler devam ettiği takdirde küresel ölçekte mikroplastik kirliliğinin %50 oranında artacağı öngörülmektedir.1 

Mikroplastiklerin Sürdürülebilirlik Açısından Önemi

Mikroplastik kirliliğiyle beraber biyoçeşitlilik kaybı, atık ve su yönetimindeki zorluklar gibi çevresel etkiler yaygınlaşmaktadır. Bu etkilere ek olarak, toplum sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri ve tüketicilerin sürdürülebilir ürünlere yönelik artan taleplerinden dolayı mikroplastiklerin sosyal açıdan da ele alınması zorunlu hale gelmektedir. Aynı zamanda, şirket itibarı, marka imajı ve tedarik zincirinde yarattığı kırılganlıklar mikroplastiklerin sürdürülebilirlik uygulamalarındaki ekonomik boyutunu gözler önüne sermektedir.

Çevresel etkileri incelendiğinde, mikroplastiklerin çeşitli operasyonel riskleri meydana getirdiği göz ardı edilmemelidir. Örneğin, tekstil sektöründe sentetik liflerin yıkanması sırasında suya karışan mikrofiberler toplum sağlığı ve atık su yönetimi açısından önemli bir risk unsuru olarak ele alınmaktadır. Su yönetimi kapsamında, temiz su deşarj standartlarına uyumsuzluk gibi sonuçlar ek yatırım maliyetleri meydana getirebilmektedir.2 Ayrıca, otomotiv sektöründe lastik aşınması kaynaklı mikroplastiklerin yayılımıyla ürün yaşam döngüsü boyunca operasyonel zorluklar yaşanması ve bu doğrultuda üretim maliyetlerinin artması muhtemeldir.3

Mikroplastik kirliliğinin yaratacağı risklere karşın, döngüsel ekonomi ve geri dönüşüm uygulamaları kaynak verimliliği ve atık yönetiminde önemli fırsatlar sağlamaktadır. Bu kapsamda, atık yönetimi stratejilerinin etkin bir şekilde hayata geçirilmesine ve atıkların yeniden değerlendirilmesine yönelik dönüşüm alanları oluşmaktadır. Böylelikle şirketler hem maliyetlerini azaltmakta hem de sürdürülebilirlik alanında güçlü bir performans sergilemektedir. 

Söz konusu fırsatların yanı sıra, zamanla sıkılaşması öngörülen mevzuat ve düzenlemeler doğrultusunda mikroplastik kirliliğine yönelik etkili uygulamaların geliştirilmesi beklenmektedir. Bu durum, şirketlere ulusal ve uluslararası finans kuruluşlarından kredi veya fon temin edilmesi açısından önemli fırsatlar sunacaktır.

Mikroplastiklerin Kurumsal Sürdürülebilirlik Açısından Yaratacağı Risk ve Fırsatlar

Mikroplastik kirliliği, şirketlerin sürdürülebilirlik stratejilerinde çevresel sürdürülebilirlik, ürün güvenliği, pazarlama stratejileri ve tüketici koruma yasaları kapsamında hem kritik bir risk haline gelmekte hem de doğru değerlendirildiğinde çeşitli fırsatlara kapı açmaktadır.

Mikroplastik kirliliğine karşı birçok şirket somut uygulamalar hayata geçirmektedir. Örneğin, büyük kozmetik ürün üreticilerinden olan ve piyasada tanınmış bir şirket 2017 itibarıyla ürünlerinde plastik mikroboncuk kullanımını ortadan kaldırdığını duyurmuş olup 2030 yılına kadar tüm ürünlerinden mikroplastiklerin kaldırılmasını taahhüt ederek marka imajını güçlendirmektedir. Benzer şekilde, uluslararası pazarda lider konumda olan tekstil şirketlerinden bazıları da üretim, kullanım ve ürün ömrü boyunca tüm değer zincirinde ortaya çıkan lif miktarını azaltmak amacıyla sektör paydaşlarıyla iş birliği kurmakta ve bu hedefe yönelik yatırımlarını artırmaktadır. Beyaz eşya sektöründe ise, çamaşır makinelerinde mikrofiber filtreleme teknolojileri geliştirerek ürün portföyünü çeşitlendirmeyi ve bu doğrultuda pazardaki rekabet gücünü artırmayı hedefleyen şirketler bulunmaktadır.

Doğru bir şekilde ele alındığında şirketlere sürdürülebilirlik fırsatları sunmasına rağmen, mikroplastiklerle ilgili bazı risklerin ve yetersizliklerin mevcut olduğu göz ardı edilmemelidir. Örneğin, mikroplastikler konusunda yürütülen bir araştırma geri dönüştürülmüş polyester kumaşların yıkama sırasında geri dönüştürülmemiş polyesterden %55 daha fazla mikroplastik saldığını kaydetmektedir. Bu bulgu, geri dönüştürülmüş polyesterin de aslında tek başına sürdürülebilir bir yöntem olmadığını göstermektedir.4

2018-2022 yılları arasında 84 ülkede gerçekleştirilen 1.576 marka denetiminde doğadan, deniz kıyılarından, şehir alanlarından plastik atıklar toplanmış ve bu atıkların üzerlerinde bulunan marka ve şirket bilgileri kayıt altına alınmıştır. Elde edilen bulgulara göre, dünya çapında tanınan beş büyük şirketin plastik atığının fazla olduğu gözlenmiştir. Bu şirketlerin, küresel boyutta tespit edilen plastik atıklarının yaklaşık dörtte birini oluşturduğu kaydedilmiştir. Bu bulgu, mikroplastik kirliliğinin küçük üreticiden ziyade büyük üretici şirketlerden kaynakladığının göstergesidir.5 

Aynı çalışmada, özellikle gıda ve içecek sektöründe faaliyet gösteren şirketlerin tek kullanımlık ambalaj kullanımına bağlı olarak çevresel etkilerin fazla olduğu belirtilmektedir. Plastik atıkların yaklaşık yarısının ise markasız ürünlerden oluşması değer zincirinde izlenebilirliğin yetersiz olduğunu göstermektedir. Bu nedenle, şeffaf raporlama mekanizmalarının güçlendirilmesi ve kurumsal sorumluluğu artıracak düzenlemelerin hayata geçirilmesi gerekmektedir. Bu doğrultuda, mikroplastik kirliliği üretim süreçleri ve kurumsal yapı göz önünde bulundurularak ele alınmalıdır.6 Büyük üreticilerin plastik kullanımının azaltılmasına yönelik iş modellerini benimsemesi ve mikroplastik kirliliğine yönelik kurumsal sorumluluğunu üstlenmesi küçük şirketler için de örnek teşkil edecektir.

Ayrıca, şirketler geri dönüştürülmüş plastik ve ambalaj kullanımını artırma (örn. 2030 yılına kadar geri dönüştürülebilir ambalaj kullanımını 2023 yılına kıyasla %100 oranında artırma) veya plastik nötr olma gibi taahhütler vermektedir. Ancak, küresel boyutta üretim hacminin artmaya devam etmesi, geri dönüşüm oranlarının düşük kalması ve gelişmekte olan ülkelerde yetersiz atık yönetimi altyapısı gibi nedenlerden dolayı saha verileri şirketlerin verdiği taahhütlerle örtüşmemektedir.7

Gelinen noktada özellikle plastik kullanımını azaltan ürün tasarımlarının teşvik edilmesi, mikroplastik içeren ürünlerinin üretiminin ve satışının tamamen yasaklanması ile mikroplastik alternatifi ürün girdilerinin geliştirilmesi gibi çözümler şirketlerin sürdürülebilir büyümesinde önemli bir rol oynayacaktır.  

Dünyadaki ve Türkiye’deki Gelişmeler

Hem küresel boyutta hem de Türkiye’de mikroplastik kullanımı ve üretimine ilişkin düzenlemeler ve uygulamalar hız kazanmaktadır. Bu doğrultuda, Avrupa Birliği (AB) hayata geçirdiği politikalarla lider bir rol üstlenmektedir. 

Mikroplastik kirliliğinin azaltılmasına yönelik yeni AB yasası yürürlüğe girmiş olup AB’nin 2030 yılına kadar mikroplastik kirliliğini %30 oranında azaltmasını hedeflemektedir. Bu düzenleme, plastik ürünlerin hammaddesi olan plastik peletlerin üretim ve tedarik zinciri süreçlerinde çevreye yayılımını önlemek amacıyla çeşitli kurallar içermektedir. Ayrıca, yıllık 1,500 ton üzeri plastik pelet işleyen işletmelere ve taşımacılık şirketlerine risk yönetim planı oluşturma, sızıntı önleme, çalışan farkındalığını artırma ve raporlama ile sertifikalandırma yükümlülüklerinin getirileceğine ilişkin bilgiler yer almaktadır.8, 9 

AB Kimyasalların Kaydı, Değerlendirilmesi, İzni ve Kısıtlanması (Registration, Evaluation, Authorisation and Restriction of Chemicals – REACH) Yönetmeliği kapsamında ise; kozmetik, tekstil, ambalaj ve otomotiv gibi birçok sektörde mikroplastik kullanımına ilişkin sınırlandırmalar getirilmekte ve bu durum şirketlerin ürün içerikleri ile tedarik zinciri uygulamalarını şeffaf şekilde paylaşmalarını gerektirmektedir. AB’nin Tek Kullanımlık Plastik Direktifi ise; plastik çatal, tabak, pipet, yemek kapları gibi bazı ürünlerin AB pazarına sunulmasını yasaklamakta ve plastik poşet, ıslak mendil ile plastik filtreli tütün gibi ürünler için ise kısıtlayıcı yükümlülükleri beraberinde getirmektedir.10

Benzer şekilde, Türkiye’de Tek Kullanımlık Plastiklerin Azaltılması Yönetmeliği kapsamında pipet, plastik çatal, tabak ve kap gibi ürünlerin kullanımını sınırlamaya yönelik adımlar atılmakta olup yönetmelik henüz taslak aşamasındadır.11 Söz konusu yönetmeliğe ek olarak, 2017 itibarıyla hayata geçirilen Sıfır Atık Projesi ile ücretli plastik poşet uygulaması başlatılmış olup plastik poşet kullanımının azaltılmasına ve geri dönüşümün artırılmasına katkı sunulmaktadır. 

Ayrıca, İş Dünyası ve Sürdürülebilir Kalkınma Derneği (SKD) Türkiye, Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) ve Birleşmiş Milletler Küresel İlkeler Sözleşmesi Türkiye Ağı (United Nations Global Compact Türkiye) iş birliğiyle yürütülen İş Dünyası Plastik Girişimi (İPG) şirketlerin döngüsel ekonomi prensiplerini iş modellerine entegre etmelerini teşvik etmek ve plastik atık yönetimini iyileştirmek amacıyla kurulmuştur. Girişime ambalaj, hammadde, perakende, hizmet ve gıda sektörlerinden 43 şirket katılmış olup toplamda 44.279 ton plastik azaltım taahhüdü verilmiştir. Halihazırda ise, girişimin ikinci fazı için hazırlıklara başlanmıştır.12

Son yıllarda artan düzenleyici gelişmeler ile paydaş beklentileri ABD ve Avrupa’da mikroplastiklere ilişkin açılan davaları da çeşitlendirmektedir. Bu durum, şirketlerin itibar kaybı ve yasal yaptırım gibi risklere maruz kalmasına neden olmakta ve sürdürülebilir uygulamalarının hayata geçirilmesini zorunlu kılmaktadır.

2025 yılında mikroplastikler konusunda dava riskinin belirgin şekilde artması özellikle California, Michigan ve Washington eyaletlerinde tekstil, kozmetik ve ambalaj gibi sektörlerde mikroplastik kullanımına yönelik denetimlerin yapılmasına neden olmaktadır. Ayrıca, California’da mikroplastiklerin aday kimyasal listesine eklenmesi önerilmiştir. Bu öneri ile doğrudan düzenleme getirilmediği belirtilmekle beraber üretici şirketlerden ürünlerinde mikroplastik gerekliliğini değerlendirmeleri ve buna ilişkin alternatif çözümler bulmaları beklenmektedir.13

Ayrıca, Çevre Koruma Ajansı (Environmental Protection Agency – EPA) mikroplastiklerin içme suyundaki potansiyel kirleticiler listesine eklenmesine yönelik düzenleme getirileceğinin sinyalini vermiştir. Bu düzenleme toplum sağlığı açısından önemli bir aşama olurken, ABD Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanlığı 144 milyon dolarlık STOMP adlı araştırma programı başlatılacağını belirtmiştir. Program, içme suyundaki mikroplastiklerin ölçülmesi ve giderilmesine yönelik ölçüm ve izleme mekanizmalarının geliştirilmesini hedeflemektedir.14

Avrupa ülkelerine ve ABD’ye ek olarak; Kanada, Yeni Zelanda ve Japonya gibi ülkeler de mikroplastik kullanımına ilişkin düzenlemelerini güçlendirmektedir. Bu kapsamda, Kanada ve Yeni Zelanda hükümetleri mikroboncuk içeren temizlik ve kişisel bakım ürünlerinin üretimini ve satışını yasaklamıştır.15, 16 Japonya’da ise zorunlu yükümlülüklerden ziyade, Japonya Çevre Bakanlığı iyi uygulama örneklerini şirketlerle paylaşarak mikroplastiklerin önlenmesi, azaltılması ve toplanması konusunda teşvik etmektedir.17

Sonuç Yerine

Mikroplastikler çevresel, sosyal ve ekonomik etkileri nedeniyle sürdürülebilirlik açısından kritik bir konu haline gelmektedir. Konunun yalnızca bireysel tüketim alışkanlıkları çerçevesinde değil, aynı zamanda üretim yapan şirketlerin kurumsal sorumluluk anlayışı kapsamında da ele alınması gerekmektedir. Dünyada ve Türkiye’de hayata geçirilen yasal düzenlemelerin ve şirketlerin operasyonel süreçlerini iyileştirmeye yönelik uygulamalarının daha somut bir nitelik kazanması önem arz etmektedir. Şirketlerin, mikroplastik kirliliğinin etkin bir biçimde yönetimini yalnızca yasal bir yükümlülük olarak değil, aynı zamanda uzun vadeli rekabet gücünü artırma fırsatı olarak görmesi sürdürülebilir büyümelerinde önemli bir rol oynayacaktır.

1) PeW. (2025). Breaking the Plastic Wave 2025 – An Assessment of the Global System and Strategies for Transformative Change. s.27. Şu adresten erişilebilir: https://www.pew.org/en/research-and-analysis/reports/2025/12/breaking-the-plastic-wave-2025. Son erişim tarihi: Nisan 2026.

2) European Investment Bank (EIB). (2023). Microplastics and micropollutants in water Contaminants of emerging concern. Şu adresten erişilebilir: https://www.eib.org/attachments/lucalli/20230042_microplastics_and_micropollutants_in_water_en.pdf.  Son erişim tarihi: Nisan 2026.

3) Dauvergne, P. (2026). Corporate earth system accountability: Governance strategies to reduce microplastic pollution from consumer products. Earth System Governance. Şu adresten erişilebilir: https://doi.org/10.1016/j.esg.2026.100314. Son erişim tarihi: Nisan 2026.

4)Greenline. (2026). Study finds recycled polyester sheds far more microplastics than new material. Şu adresten erişilebilir: https://www.aa.com.tr/en/greenline/pollution/study-finds-recycled-polyester-sheds-far-more-microplastics-than-new-material/1829020. Son erişim tarihi: Nisan 2026.

5)Cowger, W. ve diğerleri (2024). Global producer responsibility for plastic pollution. Science Advances, 10(17). Şu adresten erişilebilir: https://www.science.org/doi/epdf/10.1126/sciadv.adj8275. Son erişim tarihi: Nisan 2026. 

6) Dauvergne, a.g.m.

7) Cowger, W. ve diğerleri,  a.g.m.

8) European Commission. (2025). Reducing microplastic pollution: New EU legislation enters into force. Şu adresten erişilebilir: https://environment.ec.europa.eu/news/new-law-reducing-microplastic-pollution-enters-force-2025-12-16_en. Son erişim tarihi: Nisan 2026.

9) European Parliament and of the Council. (2025). Regulation (EU) 2025/2365 of the European Parliament and of the Council of 12 November 2025 on preventing plastic pellet losses to reduce microplastic pollution. Şu adresten erişilebilir: https://eur-lex.europa.eu/legal-content/EN/TXT/?uri=CELEX%3A32025R2365&qid=1764768099683. Son erişim tarihi: Nisan 2026.

10) Moloi, M. S., Carratta, G., & Kühnel, D. (2026). From micro to macro: legal tools for combating plastic pollution at national, EU, and international levels. Environmental Sciences Europe, 38(22). Şu adresten erişilebilir: https://link.springer.com/article/10.1186/s12302-026-01336-5. Son erişim tarihi: Nisan 2026.

11) Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı. (2026). Tek Kullanımlık Plastiklere İlişkin Yönetmelik Taslağı görüşe açılmıştır. Şu adresten erişilebilir: https://cygm.csb.gov.tr/tek-kullanimlik-plastiklere-iliskin-yonetmelik-taslagi-goruse-acilmistir-duyuru-473061. Son erişim tarihi: Nisan 2026.  

12) İş Dünyası ve Sürdürülebilir Kalkınma Derneği (SKD) Türkiye. İş Dünyası Plastik Girişimi (İPG). Şu adresten erişilebilir: https://www.skdturkiye.org/projelerimiz/is-dunyasi-plastik-girisimi-ipg/. Son erişim tarihi: Nisan 2026.

13) NPR. (2026). EPA flags microplastics, pharmaceuticals as contaminants in drinking water. Şu adresten erişilebilir: https://www.npr.org/2026/04/02/nx-s1-5771155/epa-microplastics-pharmaceuticals-drinking-water. Son erişim tarihi: Nisan 2026.

14) Crowell. (2025). Microplastics Update: Regulatory and Litigation Developments in 2025. Şu adresten erişilebilir: https://www.crowell.com/en/insights/client-alerts/microplastics-update-regulatory-and-litigation-developments-in-2025. Son erişim tarihi: Nisan 2026.

15) Government of Canada. (2017). Microbeads in Toiletries Regulations SOR/2017-111. Şu adresten erişilebilir: https://laws-lois.justice.gc.ca/eng/regulations/SOR-2017-111/page-1.html. Son erişim tarihi: Nisan 2026.

16) Bhowmick G., Sarmah, G., Dubey, B. (2021). Microplastics in the NZ environment: Current status and future directions. Case Studies in Chemical and Environmental Engineering. Şu adresten erişilebilir: https://doi.org/10.1016/j.cscee.2020.100076. Son erişim tarihi: Nisan 2026.

17) Ministry of Environment, Government of Japan. (2021). Collection of Good Practices for Reducing Microplastics.  Şu adresten erişilebilir: https://www.env.go.jp/en/water/marine_litter/gp_frmp_00001.html. Son erişim tarihi: Nisan 2026.

]]>
Annelerin İşe Dönüş Adaptasyonu: Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Sürdürülebilirlik Perspektifi https://escarus.com/annelerin-ise-donus-adaptasyonu-toplumsal-cinsiyet-esitligi-ve-surdurulebilirlik-perspektifi/ https://escarus.com/annelerin-ise-donus-adaptasyonu-toplumsal-cinsiyet-esitligi-ve-surdurulebilirlik-perspektifi/#respond Thu, 07 May 2026 04:56:23 +0000 https://escarus.com/?p=111648

Annelik izni sonrası çalışma hayatına dönüş, çoğu zaman bireysel bir uyumlanma süreci olarak ele alınmaktadır. Bu yaklaşım toplumsal bir meseleyi görünmez kılma riski taşımaktadır. İşe dönüş süreci, yalnızca bireysel bir deneyim değil; iş gücü piyasalarının nasıl kurgulandığını, toplumsal cinsiyet rollerinin nasıl yeniden üretildiğini ve kurumsal politikaların kapsayıcılığını açığa çıkaran politik bir süreçtir.

Bu bağlamda, doğum sonrası işe dönüşü yalnızca bireysel performans, motivasyon ya da zaman yönetimi gibi kavramlarla açıklamak yetersiz kalabilmektedir. İş gücüne eşit katılımı, fırsat eşitliği ve kapsayıcı büyüme gibi sürdürülebilir kalkınmanın temel taşlarını elinde tutan kadınlar; emekleri üzerindeki toplumsal düzenlemelerin sağlam bir zemine oturmasını beklemektedir. Dolayısıyla konu, iş gücüne katılımın ötesinde; kimin bakım verdiği, kimin çalışabildiği ve bu düzenin maliyetini kimin üstlendiği sorularını da beraberinde getirmektedir.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve BM Kadın Birimi (UN Women) Türkiye’nin iş birliğiyle hazırlanan ve nüfus, sağlık, eğitim, istihdam, siyasi temsil, şiddet ve yoksulluk konuları açısından eşitsizlikleri ele alan “Türkiye’de İstatistiklerle Kadın 2025” raporu 06 Mart 2026 tarihinde TUİK tarafından resmi olarak yayınlanmıştır. Bu raporda yer alan güncel veriler incelendiğinde ülkemizdeki doğurganlık göstergelerinde dikkat çekici bir dönüşüm olduğu görülmektedir.1

Figür 1: Türkiye’de İstatistiklerle Kadın 2025 Raporu – Temel Doğurganlık Göstergeleri

Görseldeki veriler doğurganlık hızının 2014’ten bu yana düşerek 2024 yılında 1,48 seviyesine kadar gerilediğini işaret etmektedir. Doğurganlık hızının gerilemiş olması, çoğu zaman ekonomik nedenlerle açıklansa da bu tabloyu yalnızca ekonomik çerçevede okumak eksik kalacaktır. Bu tablo, esasen, ekonomik ve sosyal nedenlerle ailelerin istedikleri sayıda çocuk sahibi olamaması durumunu ifade etmektedir.

Tam bu noktada daha temel bir soru ortaya çıkmaktadır: Aileler gerçekten daha az çocuk mu istemektedir, yoksa mevcut sosyal ve ekonomik düzen içinde çocuk sahibi olmak giderek daha ağır bir maliyete mi dönüşmektedir?

Modern ekonomilerde kadınlar, kariyer sürekliliği ile çocuk sahibi olma kararı arasında sıklıkla bir “fırsat maliyeti” çatışması yaşayabilmektedir; yani iş hayatından uzak kalma korkusu, çocuk sahibi olma isteğini baskılayabilmektedir. Örneğin maaş artışı dönemine denk gelen bir doğum, kadınlar için uzun vadeli gelir kaybına yol açabilmektedir. OECD verilerine ve akademik çalışmalara göre, yeterli sürede ve ücretli sunulan annelik izinleri, kadının doğum sonrası işine geri dönme ihtimalini artırarak işgücü piyasasından kopmasını engellemektedir. Oysa söz konusu olan, bireysel bir tercih değil, sistematik olarak kadınlara yüklenen bir bedeldir. Çünkü iş gücü piyasaları, hâlâ bakım sorumluluklarından büyük ölçüde azade bir “ideal çalışan” varsayımı üzerine kuruludur.

İdeal çalışan varsayımı, ebeveynlik deneyimini cinsiyetler arasında eşitsiz biçimde konumlandırma potansiyelini bünyesinde barındırmaktadır. Erkekler için ebeveynlik çoğu zaman kariyerle çelişmezken, kadınlar için bu iki alan yapısal olarak çatışacak şekilde kurgulanmıştır. Bu da kadınların iş gücünden kopma riskini artırırken, uzun vadeli gelir kayıplarını ve kariyer kesintilerini beraberinde getirmektedir.

OECD verileri2 ve akademik çalışmalar3, yeterli süreye sahip ve ücretli annelik izinlerinin kadınların doğum sonrası işlerine geri dönme olasılığını artırdığını göstermektedir. Ancak izin politikalarının varlığı tek başına yeterli değildir, bu politikaların bakım yükünü nasıl dağıttığı ve toplumsal cinsiyet rollerini nasıl dönüştürdüğü de belirleyicidir.

Kadınların İşgücüne Katılımı: Yapısal Eşitsizliklerin Sürekliliği

Türkiye’de kadınların işgücüne katılım oranı son yıllarda artış eğilimi göstermekle birlikte, halen erkeklerin belirgin biçimde gerisindedir. TÜİK’in Ocak 2026 verilerine4 göre Türkiye’de kadın işsizlik oranı %11,0 seviyesinde gerçekleşirken, kadınların işgücüne katılma oranı %34,7’ye, istihdam oranı ise %30,9’a gerilemiştir. Kadınlarda genç nüfus (15-24 yaş) işsizlik oranı ise %19,0 olarak kaydedilmiş, genel işgücü piyasasında kadınların durumu dikkat çekici bir fark göstermiştir. 

Kadınların işgücüne katılım oranı yaklaşık %30’lu seviyelerde seyrederken, erkeklerde bu oran %70’in üzerindedir. Bu fark, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sosyal ve kurumsal yapılarla şekillenen çok boyutlu bir eşitsizliğe işaret etmektedir.5

Uluslararası karşılaştırmalar da benzer bir tabloyu ortaya koymaktadır. OECD’nin Mart 2026’da yayımladığı güncel verilere6 göre, Ocak 2026 itibarıyla kadınlar için işsizlik oranı %5,1 seviyesinde gerçekleşirken, erkeklerde bu oran %4,8 olmuştur. Kadın ve erkek işsizliği arasındaki makasın en geniş olduğu (3,7 yüzde puanı ve üzeri) ülkeler Türkiye, Kolombiya ve Yunanistan olarak kaydedilmiştir. OECD ülkelerinde kadınların işgücüne katılım oranı ortalama %50’nin üzerinde iken Türkiye bu ortalamanın altında kalmaktadır. Bu durum, kadın istihdamının artırılmasının Türkiye’nin ekonomik ve sosyal sürdürülebilirlik hedefleri açısından kritik bir alan olduğunu göstermektedir.7

Görünmeyen Emek ve Annelik Cezası

Doğum sonrası işe dönüş süreçlerinde rolleri belirleyen en önemli faktörlerden biri bakım sorumluluklarının dağılımıdır. Türkiye’de çocuk bakımının büyük ölçüde kadınlar tarafından üstlenildiği bilinmektedir. Ancak bu durum, yalnızca kültürel bir tercih değil, tarihsel olarak inşa edilmiş bir eşitsizlik düzeninin sonucudur.

Bakım emeğinin eşitsiz dağılımı, yalnızca zaman kullanımı açısından değil, aynı zamanda kariyer sürekliliği, gelir düzeyi ve mesleki ilerleme açısından da belirleyicidir. Literatürde “görünmeyen emek” olarak tanımlanan bu yük, kadınların iş gücü piyasasında dezavantajlı konumda kalmasına neden olmaktadır.8

Bu çerçevede, bakım ekonomisinin yeniden ele alınması ve kamusal politikalarla desteklenmesi, toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmasında kritik bir rol oynamaktadır.

Kadınların iş hayatına dönüşlerinde karşılaştıkları bir diğer önemli sorun, literatürde “annelik cezası” olarak tanımlanmaktadır.9 Söz konusu kavram, annelerin, çocuk sahibi olmayan kadınlara kıyasla ücret ve kariyer fırsatlarında dezavantaj yaşadığını ifade etmektedir ve literatürde bu konuda yapılmış çok sayıda çalışma mevcuttur.10

Eğitim seviyesindeki artışın bu eşitsizliği ortadan kaldırmaması, sorunun bireysel niteliklerden ziyade yapısal olduğunu ortaya koymaktadır. Nitekim yükseköğretim mezunu kadınlar arasında dahi işsizlik oranlarının görece yüksek seyretmesi ve ücret eşitsizliklerinin devam etmesi,  konunun müstakil bir sorun olduğunu açık biçimde göstermektedir.

Sürdürülebilir Kalkınma Penceresinden Kadın İstihdamı

Kadınların iş gücüne katılımı, yalnızca toplumsal cinsiyet eşitliği bağlamında değil, aynı zamanda ekonomik ve kurumsal sürdürülebilirlik açısından da stratejik öneme sahiptir. Kadın istihdamının artması, gelir dağılımının iyileşmesine, inovasyon kapasitesinin güçlenmesine ve daha kapsayıcı kurumsal yapıların oluşmasına katkı sağlamaktadır.

Ekonomik büyümeye katkı sağlayan ve farklı perspektiflerin sürece katılmasıyla inovasyon kültürünü geliştiren kadın istihdamı, daha kapsayıcı ve dayanıklı organizasyonel yapıların tesis edilmesine de olanak sağlamaktadır. Bu yönleriyle konu, Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları arasında yer alan Amaç 5: Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Amaç 8: İnsana Yakışır İş ve Ekonomik Büyüme ile doğrudan ilişkilidir.

Kadın istihdamına yönelik süreçlerin iyileştirilmesi, bireysel çabaların ötesinde, kurumsal ve kamusal politikaların yeniden ele alınmasını gerektirmektedir. Kadınların iş gücüne katılımının güvencesiz çalışma koşulları, düşük ücretler ve eşitsiz bakım yükleri altında gerçekleşmesi, mevcut sistemdeki tıkanıklıkların yeniden üretilmesi anlamına gelecek ve beklenen faydalar elde edilemeyecektir.

Gerçekten sürdürülebilir bir sistem için, yalnızca kadınların iş gücüne katılımının artırılmasını değil; bakımın yeniden dağıtılmasını, emeğin yeniden değerlenmesini ve çalışma hayatının yeniden kurgulanmasını birlikte ele alan bir tasarım yapılması şarttır.

Kurumsal Dönüşüm İhtiyacı

Kurumsal düzeyde, esnek ve hibrit çalışma modellerinin yaygınlaştırılması, doğum sonrası kademeli işe dönüş programlarının geliştirilmesi ve çalışan destek mekanizmaları ile bakım hizmetlerine erişimin artırılması, kadınların iş gücüne sürdürülebilir katılımı açısından kritik öneme sahiptir. Kamu politikaları düzeyinde ise ebeveyn izinlerinin daha dengeli paylaşımını teşvik eden düzenlemelerin hayata geçirilmesi, erken çocukluk bakım ve eğitim hizmetlerinin yaygınlaştırılması gerekmektedir.11

Ülkemizdeki ebeveyn izinlerine ilişkin olarak yapılan ve 1 Mayıs 2026 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanan düzenleme ile doğum izni 16 haftadan 24 haftaya, babalık izni ise 5 günden 10 güne uzatılmıştır. Hiç kuşku yok ki bu düzenleme gelişme yönünde önemli bir adım olarak değerlendirilebilir. Ancak bu tür düzenlemeler, tek başına yeterli bir dönüşüm sağlamaktan uzaktır. İzin süresinin uzatılması, bakım sorumluluğunun kim tarafından üstlenildiği sorusu yanıtlanmadığı sürece, kadınların iş gücü piyasasındaki konumunu yapısal olarak dönüştürme amacına hizmet etmeyecektir.  

Türkiye’de babalık izninin sınırlı süresi, bakımın hâlen “kadın işi” olarak kodlanmaya devam ettiğini göstermektedir. Bu durum, annelik izninin uzatılması gibi politikaların dahi, bakım yükünü yeniden kadınlara tahsis eden bir çerçevede işlemesine yol açabilecektir. Oysa bakımın toplumsal olarak yeniden dağıtılmadığı bir düzende, kadınlara tanınan daha uzun izinler, bir hak olmaktan çok iş gücü piyasasından daha uzun süreli uzaklaşmanın yaygınlaşması riskini taşıyacaktr. Bu nedenle ebeveyn izni politikalarının, babaların bakım süreçlerine aktif ve zorunlu katılımını sağlayacak şekilde tasarlanması, toplumsal cinsiyet eşitliği açısından kritiktir.

Doğum sonrası işe dönüş süreçlerinin iyileştirilmesi, kurumlar düzeyinde sistematik araçların geliştirilmesi ile mümkün olabilecektir. Bu noktada, kurumların mevcut durumlarını analiz edebilecekleri, gelişim alanlarını belirleyebilecekleri ve ilerlemelerini ölçebilecekleri değerlendirme mekanizmaları önem kazanmaktadır.

Cinsiyet eşitliği odaklı sertifikasyon ve izleme sistemleri, kurumların mevcut durumlarını analiz etmelerine ve gelişim alanlarını belirlemelerine olanak tanımaktadr. Ancak bu araçların gerçek bir dönüşüm yaratabilmesi, eşitliği yalnızca bir performans göstergesi olarak değil, temel bir ilke olarak benimsemeye bağlıdır. Bu doğrultuda Escarus tarafından geliştirilen Cinsiyet Eşitliği Programı Sertifikası (CEPS) gibi araçlar, kurumlara toplumsal cinsiyet eşitliği alanında bütüncül bir değerlendirme ve iyileştirme yaklaşımı sunmaktadır. Kurumsal süreçlerin eşitlik perspektifiyle ele alınmasını teşvik eden bu tür araçlar, yalnızca çalışan deneyimini iyileştirmekle kalmamakta, aynı zamanda kurumların sürdürülebilirlik performansını da güçlendirmektedir.

Sonuç olarak; doğum sonrası işe dönüş meselesi bir adaptasyon sorunu değildir. Kadınların bu sürece uyum sağlaması beklenirken, iş gücü piyasalarının ve toplumsal yapıların dönüşmeden kalması, eşitsizliğin yeniden üretilmesine yol açmaktadır. Tam bu yüzden asıl soru, kadınların iş hayatına nasıl daha hızlı döneceği değil, çalışma hayatının ve bakım düzeninin kadınların yaşam gerçekliğine nasıl uyum sağlayacağıdır. Gerçek bir dönüşüm; ancak bakımın, emeğin ve üretkenliğin ne olduğuna dair kabullerimizi yeniden düşünmekle mümkün olacaktır.

Dipnotlar

1) Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK). (2026a). İstatistiklerle Kadın, 2025. Şu adresten erişilebilir: https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/58272. Son erişim tarihi: Mart 2026.

2) Organisation for Economic Co-operation and Development (OECD). (2020). Child-related leave. OECD Family Database. Şu adresten erişilebilir: https://www.oecd.org/en/data/datasets/oecd-family-database.html. Son erişim tarihi: Mart 2026.

3) Olivetti, C., & Petrongolo, B. (2017). The Economic Consequences of Family Policies: Lessons from a Century of Legislation in High-Income Countries. Journal of Economic Perspectives, 31(1), 205–230. Şu adresten erişilebilir: https://doi.org/10.1257/jep.31.1.205. Son erişim tarihi: Mart 2026.

4) TÜİK. (2026b). İşgücü İstatistikleri, 2025. Şu adresten erişilebilir: https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/57996. Son erişim tarihi: Mart 2026.

5) TÜİK. (2026c). Türkiye’de İstatistiklerle Kadın 2025. Şu adresten erişilebilir: https://www.tuik.gov.tr/media/announcements/ist_kadin2025.pdf. Son erişim tarihi: Mart 2026.

6) OECD. (2026). OECD unemployment rate remains stable at 5.0% in January 2026. Şu adresten erişilebilir: https://www.oecd.org/en/data/insights/statistical-releases/2026/03/unemployment-rates-updated-march-2026.html. Son erişim tarihi: Mart 2026.

7) Medyascope. (2026). Türkiye’de her dört kadından biri gece güvensiz hissediyor. Şu adresten erişilebilir: https://medyascope.tv/2026/03/18/turkiyede-her-dort-kadindan-biri-gece-guvensiz-hissediyor. Son erişim tarihi: Mart 2026.

8) OECD. (2025). OECD Economic Surveys: Türkiye 2025. Şu adresten erişilebilir: https://www.oecd.org/en/publications/oecd-economic-surveys-turkiye-2025_d01c660f-en.html. Son erişim tarihi: Mart 2026.

9) Kamu Yönetimi Araştırmaları. (2026). Biçim Değiştiren Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği. Şu adresten erişilebilir: https://kamuyonetimi.org.tr/bicim-degistiren-toplumsal-cinsiyet-esitsizligi/. Son erişim tarihi: Mart 2026.

10) Budig, M. J., & England, P. (2001). The Wage Penalty For Motherhood. American Sociological Review, 66(2), 204–225. Şu adresten erişilebilir: https://doi.org/10.2307/2657415. Son erişim tarihi: Mart 2026.

11) T.C. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı. (2023). On İkinci Kalkınma Planı 2024-2030, Kadının Kalkınmadaki Rolü. Şu adresten erişilebilir: https://www.sbb.gov.tr/wp-content/uploads/2025/08/Kadinin-Kalkinmadaki-Rolu-OIK-1.-Alt-Komisyon-Raporu_01082025.pdf. Son erişim tarihi: Mart 2026.

]]>
https://escarus.com/annelerin-ise-donus-adaptasyonu-toplumsal-cinsiyet-esitligi-ve-surdurulebilirlik-perspektifi/feed/ 0
2025’te Toplumsal Cinsiyet Eşitliği: Yavaşlayan İlerleme, Derinleşen Riskler https://escarus.com/2025te-toplumsal-cinsiyet-esitligi-yavaslayan-ilerleme-derinlesen-riskler/ https://escarus.com/2025te-toplumsal-cinsiyet-esitligi-yavaslayan-ilerleme-derinlesen-riskler/#respond Tue, 31 Mar 2026 19:48:25 +0000 https://escarus.com/?p=111415

Küresel ölçekte toplumsal cinsiyet eşitliği uzun süredir kademeli bir ilerleme kaydediyordu. Son değerlendirmeler, bu ilerleme hızının yavaşladığını ve bazı alanlarda kazanımların kırılgan hale geldiğini gösteriyor. Eşitsizlik artık tek bir göstergede ortaya çıkmıyor; yoksulluk, istihdam, temsil ve kriz dinamiklerinin kesişiminde yeniden üretiliyor. Gelinen noktada kazanımlar tamamen ortadan kalkmış değil, ancak sürdürülebilir bir dönüşüm için yeterince güçlü de görünmüyor. Bu tablo toplumsal cinsiyet eşitliğinin yalnızca sosyal politika alanı için değil, ekonomik dayanıklılık ve kurumsal kapasite açısından da belirleyici olduğunu gösteriyor.

Yoksulluk ve Ekonomik Kırılganlık

Küresel verilere göre kadınlarda aşırı yoksulluk oranının 2020’den bu yana yaklaşık %10 seviyesinde kalması ilerlemenin duraksadığını ortaya koyuyor. Mevcut eğilimler devam ederse 2030 yılında yaklaşık 351 milyon kadın ve kız çocuğunun aşırı yoksulluk sınırının altında yaşamaya devam edeceği öngörülüyor. Politika müdahalelerinin güçlendirilmesi durumunda aşırı yoksulluk oranının 2050 yılına kadar %9,2’den %2,7 seviyesine gerileyebileceği ifade ediliyor. Yoksulluk artık yalnızca gelir düzeyiyle açıklanamıyor; gıda güvencesi, güvenlik riski ve iklim etkileri ekonomik kırılganlığı derinleştiriyor.[1]

Küresel eğilimlerle uyumlu şekilde Türkiye’de de kadınların ekonomik kırılganlığı yoksulluk göstergelerinde açık biçimde görülüyor. TÜİK verilerine göre yoksulluk veya sosyal dışlanma riski kadınlarda %30,1 iken erkeklerde %25,6 seviyesinde.[2] Eğitim düzeyi ekonomik kırılganlığın dağılımını belirleyen temel faktörlerden biri. Okuryazar olmayan kadınlarda yoksulluk oranı %36’ya kadar yükselirken yükseköğretim mezunlarında bu oran %5,5’e geriliyor.[3] OECD değerlendirmeleri Türkiye’de sosyal koruma mekanizmalarının sınırlı etkisinin kırılganlığı artırdığını gösteriyor. Çocuklu hanelere yönelik desteklerin sınırlı olması ve bakım yükünün yüksekliği kadınların ekonomik bağımsızlık kazanmasını zorlaştırıyor. Düşük gelirli hanelerin harcamalarının büyük bölümünü temel ihtiyaçlara ayırması ise, enflasyon etkisinin daha yoğun hissedilmesine neden oluyor.[4]

Çoklu Krizler ve Kırılganlık Dinamikleri

Son yıllarda ekonomik kırılganlık; jeopolitik gerilimler, iklim riski ve makroekonomik dalgalanmalarla birlikte daha karmaşık bir yapı kazanıyor. Bu çoklu risk ortamı insani gelişme kazanımlarının kalıcılığını zayıflatıyor.[5] Mevcut eğilimler sürerse 2050 yılına kadar 158,3 milyon kadının daha yoksulluk riskiyle karşı karşıya kalabileceği öngörülüyor. Orta veya ileri düzeyde gıda güvencesizliği yaşayan kadın sayısının erkeklerden 64 milyon daha fazla olması kırılganlığın yapısal bir nitelik taşıdığını gösteriyor. 2025 itibarıyla 676 milyon kadın ve kız çocuğunun çatışma bölgelerine yakın alanlarda yaşıyor olması bu risklerin birbirini beslediğini gösteriyor.[6]

Çoklu risk ortamı işgücü piyasasında daha görünür hale geliyor. Küresel risk ortamına paralel olarak Türkiye’de de makroekonomik dalgalanmalar ve bakım sorumlulukları kadınların ekonomik dayanıklılığını sınırlıyor. Türkiye’de kadınların işgücüne katılım oranı OECD ortalamasının altında seyrediyor. Yüksek enflasyon ortamı özellikle düşük gelirli kadınların satın alma gücünü daha hızlı aşındırıyor. Gelirin reel olarak azalması ekonomik şokların etkisini derinleştiriyor. Bakım sorumluluklarının kadınlar üzerinde yoğunlaşması, kriz dönemlerinde gelir kaybı ve sorumluluk artışının aynı anda gerçekleşmesine neden oluyor. Kadınların işgücü piyasasından daha hızlı çekilmesi ve geri dönüşlerinin daha uzun sürmesi ise kırılganlığın yapısal olduğunu gösteriyor.[7]

İstihdam, Bakım Ekonomisi ve İşgücü Yapısı

Bakım ekonomisi bu kırılganlık döngüsünün temel belirleyicilerinden biri olmaya devam ediyor. Küresel veriler kadınların ücretsiz bakım ve ev içi işlere erkeklere kıyasla yaklaşık 2,5 kat daha fazla zaman ayırdığını gösteriyor. Bu dağılım yalnızca kariyer sürekliliğini değil, işgücü piyasalarının verimliliğini ve ekonomik büyüme potansiyelini de sınırlayan yapısal bir baskı oluşturuyor.[8] Bu yapısal baskıların etkisi küresel eşitlik göstergelerinde de görülüyor. 2025 itibarıyla küresel toplumsal cinsiyet eşitliği puanı %69 seviyesinde seyrediyor ve mevcut ilerleme hızı korunursa tam eşitliğe ulaşmanın yaklaşık 123 yıl süreceği öngörülüyor.[9]  1995 tarihli Pekin Deklarasyonu ve Eylem Platformu’nun 30 yıl sonraki uygulama sonuçlarını değerlendiren Beijing+30 süreci de hukuki ilerlemelere rağmen uygulama kapasitesi ve kaynak tahsisindeki sınırlılıkların dönüşümü yavaşlattığını ortaya koyuyor.[10]

Bakım yükünün işgücü piyasasına yansıması Türkiye verilerinde de açık biçimde görülüyor. Halihazırda Türkiye’de kadınların işgücüne katılım oranı %36,8, erkeklerde ise bu oran %72 olarak ortaya çıkıyor.[11]  Üç yaş altı çocuğu bulunmayan kadınların istihdam oranı %58,6 iken küçük çocuğu olan kadınlarda bu oran %26,9’a düşüyor. Rakamlardan açık biçimde görülebileceği üzere bakım sorumlulukları kariyer sürekliliğini sınırlandırıyor. Bu süreçte kadınlar ev ve iş hayatı arasında bir tür jonglörlük yürütmek zorunda kalabiliyor ve çoğu zaman daha düşük nitelikli işlere yöneliyor. Kadınlar yarı zamanlı çalışma, kayıt dışı istihdam ve ücretsiz aile işçiliğinde daha yüksek oranda temsil ediliyor. Kadınların iş hayatında kalma süresi ortalama 20,7 yıl, erkeklerde ise bu oran 39,7 yıla çıkıyor.[12]

Eğitim, Beceri ve Ekonomik Çıktılar

İşgücü piyasasındaki bu eşitsizlikler eğitim olanaklarına erişim ve beceri gelişimiyle de yakından ilişkili. Küresel ölçekte 122 milyon kız çocuğu hala eğitim dışında kalıyor.[13] Yükseköğretimde kadınların temsil oranı artmasına rağmen bu kazanım işgücü piyasasında eşit gelir ve eşit fırsatlara aynı ölçüde yansımıyor. STEM (bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik) alanlarında kadınların payının yaklaşık %35 seviyesinde kalması kadınların geleceğin işlerine erişiminde yeni bir eşitsizlik alanı oluştuğunu gösteriyor.[14] Dijital becerilere erişimdeki fark da bu eğilimi güçlendiriyor. Eğitimde sağlanan ilerleme tek başına eşitlik üretmiyor; eşitsizlik eğitimden işgücüne uzanan yapısal bir mekanizma içinde yeniden üretiliyor.[15]

Türkiye’de de eğitim kazanımları işgücü piyasasında eşit gelir üretmiyor. Yükseköğretim mezunu kadınlarda işgücüne katılım oranı %68,7 seviyesine çıkıyor. Ne var ki 25 yaş üzeri kadınların yalnızca %23,6’sı yükseköğretim mezunu. Ortalama eğitim süresi kadınlarda 8,8 yıl, erkeklerde 10,2 yıl.[16]  Ücret farkı tüm eğitim düzeylerinde erkekler lehine seyrediyor.[17] Kadınların daha düşük ücretli ve güvencesiz işlerde yoğunlaşması ekonomik eşitsizliğin devam ettiğini gösteriyor.

İş Dünyası ve Siyasette Kadının Temsili

Ekonomik ve sosyal eşitsizlikler karar alma mekanizmalarına da yansıyor. Küresel ölçekte kadınlar yönetici pozisyonlarının yaklaşık %30’unu oluşturuyor. Parlamentolarda kadın oranı %27 seviyesinde.[18] Yetersiz temsil politika önceliklerini ve kaynak dağılımını doğrudan etkileyerek kapsayıcı büyüme kapasitesini de sınırlandırıyor.

Dünyadaki eğilime paralel şekilde Türkiye’de de kadın temsili sınırlı kalmaya devam ediyor. Kadın milletvekili oranı %19,9. Üst ve orta düzey yönetici pozisyonlarında kadın oranı %21,5, kadın büyükelçi oranı ise %28,4.[19]  Borsa İstanbul şirketlerinde kadın yönetim kurulu üyelerinin oranı yaklaşık %19,4. SPK tarafından önerilen %25 kadın üye oranını karşılayan şirket oranı %32,6.[20] Temsil artmakla birlikte karar alma mekanizmalarında denge henüz kurulmuş değil ve bu durum politika önceliklerinin kapsayıcılığını doğrudan etkiliyor.

Sonuç Yerine

Genel tablo 2025 yılı itibarıyla toplumsal cinsiyet eşitliğinin tek bir politika alanı üzerinden ilerlemediğini gösteriyor. Yoksulluk, istihdam, eğitim ve temsil birbirini besleyen alanlar olarak süreci birlikte şekillendiriyor. Eğitimde sağlanan ilerleme gelir eşitliğine aynı ölçüde yansımıyor. Bakım yükü paylaşılmadan işgücü dengesi kurulması zorlaşıyor. Temsil artmadan politika önceliklerinin dönüşmesi sınırlı kalıyor.

Toplumsal cinsiyet eşitliği yalnızca bir sosyal politika başlığı değil, aynı zamanda ekonomik dayanıklılık ve kapsayıcı büyümenin temel belirleyicilerinden biri. İşgücü piyasasında atıl kalan potansiyelin değerlendirilmesi, üretkenlik ve inovasyon kapasitesi açısından kritik önem taşıyor; bu da konunun ekonomi ve kalkınma gündemleriyle ne kadar yakından ilgili olduğunu gösteriyor. Madem ki eşitsizlik birbirini besleyen alanlarda üretiliyor, öyleyse çözümün de bütüncül yaklaşımla ve bir kalkınma perspektifiyle ele alınması gerekiyor.

Dipnotlar

1) Sustainable Development Goals (SDG). (2025). The Gender Snapshot 2025. Şu adresten erişilebilir: https://unstats.un.org/sdgs/gender-snapshot/2025/ Son erişim tarihi: Mart 2026.

2) TÜİK. (2026). İstatistiklerle Kadın, 2025. Şu adresten erişilebilir: https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/58272. Son erişim tarihi: Mart 2026.

3) TÜİK. (2026). Türkiye’de İstatistiklerle Kadın 2025. Şu adresten erişilebilir: https://www.tuik.gov.tr/media/announcements/ist_kadin2025.pdf. Son erişim tarihi: Mart 2026.

4) OECD. (2025). OECD Economic Surveys: Türkiye 2025. Paris, Nisan 2025. Şu adresten erişilebilir: https://doi.org/10.1787/d01c660f-en. Son erişim tarihi: Mart 2026.

5) UNDP. (2025). Human Development Report 2025, A Matter of Choice: People and Possibilities in the Age of AI. New York. Şu adresten erişilebilir: https://hdr.undp.org/content/human-development-report-2025. Son erişim tarihi: Mart 2026.

6) SDG, a.g.k.

7) OECD, a.g.k.

8) SDG, a.g.k.

9) World Economic Forum (WEF). (2025). Global Gender Gap Report 2025. Geneva, Haziran 2025. Şu adresten erişilebilir: https://www.weforum.org/publications/global-gender-gap-report-2025/ Son erişim tarihi: Mart 2026.

10) United Nations (UN) Women. (2025). Women’s rights in review 30 years after Beijing. Şu adresten erişilebilir: https://www.unwomen.org/en/digital-library/publications/2025/03/womens-rights-in-review-30-years-after-beijing. Son erişim tarihi: Mart 2026.

11) TÜİK. (2026). İstatistiklerle Kadın, 2025. a.g.k.

12) TÜİK. (2026). Türkiye’de İstatistiklerle Kadın 2025. a.g.k.

13) SDG, a.g.k.

14) SDG, a.g.k.

15) UNESCO. (2025). Global Education Monitoring Report 2025. Gender Report Women Lead for Learning. Şu adresten erişilebilir: https://unesdoc.unesco.org/ark:/48223/pf0000393701. Son erişim tarihi: Mart 2026.

16) TÜİK. (2026). İstatistiklerle Kadın, 2025. a.g.k.

17) TÜİK. (2026). Türkiye’de İstatistiklerle Kadın 2025. a.g.k.

18) Sustainable Development Goals (SDG). (2025). The Sustainable Development Goals Report 2025. Şu adresten erişilebilir: https://unstats.un.org/sdgs/report/2025. Son erişim tarihi: Mart 2026.

19) TÜİK. (2026). İstatistiklerle Kadın, 2025. a.g.k.

20) Anadolu Ajansı (AA). (2026). “Türkiye’de Yönetim Kurulunda Kadın Raporu”nun 2025 sonuçları açıklandı. Şu adresten erişilebilir: https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/turkiyede-yonetim-kurulunda-kadin-raporunun-2025-sonuclari-aciklandi/3829141#. Son erişim tarihi: Mart 2026.

]]>
https://escarus.com/2025te-toplumsal-cinsiyet-esitligi-yavaslayan-ilerleme-derinlesen-riskler/feed/ 0
Spor Kulüplerinde Sürdürülebilirlik: Geçiş Döneminden Zorunlu Dönüşüme https://escarus.com/spor-kuluplerinde-surdurulebilirlik-gecis-doneminden-zorunlu-donusume/ Tue, 10 Feb 2026 09:47:11 +0000 https://escarus.com/?p=110879

Spor, insanları bir araya getiren ve ilham veren gücüyle toplumlar üzerinde inkar edilemez bir etkiye sahip. Farklı kültür ve toplulukları aynı çatı altında buluşturan, bireyleri ortak bir amaç etrafında birleştiren bu güçlü yapı, tribünlerde ya da sahada ortaya çıkan dayanışma hissiyle toplumsal dönüşüm yaratma potansiyelini görünür kılabiliyor. Bu yönüyle spor, yalnızca rekabetin yaşandığı bir alan değil, aynı zamanda milyonlara ilham verebilen güçlü bir değişim platformu olma özelliği taşıyor.

Sporun söz konusu toplumsal gücü, sürdürülebilirlik alanında da önemli bir kaldıraç görevi üstlenmesini sağlayabiliyor. Sürdürülebilirlik, çevresel etkilerin azaltılmasının ötesinde sosyal sorumluluğun güçlendirilmesini, kapsayıcı ve adil uygulamaların hayata geçirilmesini, aynı zamanda şeffaf, etik ve hesap verebilir bir yönetişim anlayışının tesis edilmesini içerdiği için spor dünyasının sürdürülebilirlik alanında attığı adımlar, hem operasyonel süreçlerde iyileşmeye yol açıyor hem de geniş kitlelere örnek teşkil ederek güçlü bir toplumsal etki yaratıyor.

Günümüzde duyarlı kitleler, pek çok sektörde olduğu gibi sporda da markaları karbon emisyonlarını azaltmaya yönelik adımlar atmaya zorluyor. Geleneksel olarak takımlarına çok bağlı spor taraftarları iklim eylemi talebine güçlü bir şekilde katılıyor ve kulüplerini sürdürülebilir olmayan uygulamalar nedeniyle daha fazla sorumluluk almaya çağırıyor. 2024 yılında yapılan bir araştırmaya göre, futbol taraftarlarının %64’ü spor dünyasının sürdürülebilirlik konusunda daha fazla inisiyatif alması gerektiğini düşünüyor. Taraftarların %67’si ise futbolun yönetim organlarının fikstür planlamasını yaparken oyuncu seyahatlerinin iklim etkisini dikkate alması gerektiğine inanıyor.1

Aynı araştırma, genç taraftarların 55 yaş üzerindeki kişilere kıyasla sporun çevresel etkisi konusunda iki kat daha duyarlı olduklarını, buna karşılık futbol kulüplerinden önümüzdeki 10 yıl içinde karbon net sıfıra ulaşmalarını talep etme konusunda daha az ısrarcı olduklarını da gösteriyor. Bu durum, Z kuşağı ve Milenyal taraftarların, futbol kulüplerinin ulaşılması güç, gösterişli hedefler açıklamalarındansa, gerçekçi ve uygulanabilir emisyon azaltım taahhütlerinde bulunmalarını tercih ettiğini ortaya koyuyor.2

Bazı ligler ve kulüpler ise değişime daha hızlı uyum sağlıyor ve taraftarlarını da bu dönüşüm sürecine aktif olarak dahil ediyor.

Taraftarların iklim eylemi talebinin güçlenmesi ve özellikle genç kuşakların “gösterişli hedefler” yerine uygulanabilir adımlar beklemesi, spor kulüplerinin sürdürülebilirliği artık yalnızca iyi niyetli bir tercih olarak ele alamayacağını gösteriyor. Bu baskı, kulüpleri bir yandan operasyonel etkilerini ölçmeye ve azaltmaya, diğer yandan da şeffaflık, hesap verebilirlik ve paydaş katılımı gibi yönetişim boyutlarını güçlendirmeye yönlendiriyor. Ancak dönüşümün kalıcı hale gelmesi için tekil uygulamaların ötesine geçilmesi, ortak bir dil, güvenilir standartlar ve ölçülebilir hedefler etrafında ilerleyen bir yol haritasının benimsenmesi kritik önem taşıyor.

Bu noktada, spor ekosistemini küresel iklim politikalarıyla uyumlu hale getirmeyi amaçlayan ve kulüpler için çerçeve niteliğinde bir yönlendirme sunan Birleşmiş Milletler İklim Eylemi İçin Spor Çerçevesi, spor dünyasında sürdürülebilirliğin kurumsallaşmasına yönelik en kapsamlı ve referans alınan düzenleyici yapı olarak öne çıkıyor.

Birleşmiş Milletler İklim Eylemi İçin Spor Çerçevesi: Sporu Net Sıfıra Götüren Yol Haritası

Milyonları peşinden sürükleyen gücüyle spor sadece bir eğlence aracı ya da rekabet alanı değil, aynı zamanda büyük bir dönüşüm aracı. Birleşmiş Milletler de sporun etkileme gücünü dikkate alarak Sports for Climate Action Framework (İklim Eylemi İçin Spor Çerçevesi) ile spor kuruluşlarını küresel bir iklim hareketine dahil olmaya davet ediyor. Spor ekosistemindeki tüm aktörlere iklim hedeflerine katkı sağlama konusunda rehberlik etmek ve onları ortak bir eylem etrafında bir araya getirmek amacıyla yayınlanan bu çerçeve iki temel hedef üzerine kuruluyor:

  1. Spor dünyasının iklimle mücadelede net bir yol izlemesini sağlamak

Bu kapsamda spor kuruluşlarının doğrulanmış standartlara dayalı taahhütler vermesi, güçlü iş birlikleri geliştirmesi ve Paris Anlaşması’nın “sıcaklık artışını 2 derece ile sınırlandırma” hedefiyle uyumlu şekilde sera gazı emisyonlarını ölçmesi, azaltması ve raporlaması bekleniyor.

  1. Sporun birleştirici gücünü kullanarak küresel dayanışmayı artırmak

Spor, farklı toplulukları tek bir duyguda buluşturma gücüne sahip. Bu etki, iklim eylemine yönelik ortak bir farkındalık ve harekete geçme kültürü oluşturmak için büyük bir fırsat sunuyor.3

Çerçeveye katılan tüm kuruluşlar aynı zamanda küresel Race to Zero kampanyasının da resmi parçası oluyor. Bu kampanya; işletmeleri, şehirleri, bölgeleri ve yatırımcıları sağlıklı, dirençli ve sıfır karbonlu bir ekonomi hedefi doğrultusunda bir araya getiriyor. Temel amaçlar arasında gelecekteki riskleri azaltmak, nitelikli istihdam yaratmak ve kapsayıcı bir sürdürülebilir büyüme sağlamak yer alıyor.

Bugün itibarıyla yaklaşık 270 spor paydaşı bu girişime dahil olmuş durumda, ancak sektörün genel büyüklüğü düşünüldüğünde bu katılım henüz oldukça sınırlı görünüyor. Aşağıdaki tabloda yer alan veriler, imzacıların tüm spor endüstrisinin %0,1’inden bile azını oluşturduğunu gösteriyor. En büyük katılım ligler, takımlar ve kulüplerden geliyor. Sayısı 100’ü biraz aşan bu grup, genele oranla hala çok küçük bir bölüm. Katılım oranı en yüksek olan kategori ise Spor Federasyonları ve bunlar yaklaşık 80 federasyonla toplam federasyonların %0,5’ini temsil ediyorlar.4

Tahmini Sayı UN İmzacıları Katılım Oranı (%)
Federasyonlar 15.000 80+ 0,53
Ev Sahipleri 20.000 20+ 0,10
Spor Etkinlikleri 50.000 40+ 0,08
Ligler/Takımlar 100.000 100+ 0,10
Tedarikçiler 200.000 30+ 0,07
Toplam 385.000 270+ 0,07

Bu tablo, sporda sürdürülebilirlik konusunda hala büyük bir yol kat edilmesi gerektiğini gösterse de, güçlü bir çerçeve ve küresel iş birliği sayesinde dönüşümün temelleri hızla güçleniyor. Özellikle Avrupa kulüplerinde görülen örnek uygulamalar, meselenin giderek daha fazla sahiplenileceğine dair anlamlı bir işaret sunuyor.

Avrupa Kulüplerinde Sürdürülebilirlik Uygulamaları

Avrupa’daki pek çok köklü kulüp sürdürülebilirlik açısından anlamlı ve öncü adımlar atıyor. Bu kulüpler bir yandan karbon ayak izini azaltan uygulamalar geliştirirken; diğer yandan sosyal etki programları, kapsayıcılık politikaları, sürdürülebilir tedarik zinciri uygulamaları ve iyi yönetişim yaklaşımlarıyla sürdürülebilirliği bütüncül bir model haline getiriyor.

Bu alanda dikkat çeken örneklerden biri, sürdürülebilirlik vizyonunu kulüp kültürünün merkezine yerleştiren FC Barcelona. Kulübün sürdürülebilirlik yaklaşımı; çevresel, sosyal ve yönetişimsel boyutları içeren kapsamlı bir dönüşüm sürecini ifade ediyor. Mega proje niteliğindeki Espai Barça yenileme çalışmasıyla Camp Nou’nun çevre dostu bir kimlik kazanması; güneş panelleri, doğal havalandırma sistemleri, akıllı su yönetimi, gri su geri dönüşümü ve tamamen LED aydınlatma uygulaması ile Avrupa’nın en büyük güneş enerjili ve sürdürülebilir spor tesislerinden biri olması hedefleniyor. Kulüp ayrıca stadyumda tek kullanımlık plastikleri büyük ölçüde ortadan kaldırmış durumda. Kulüp; yeniden kullanılabilir bardak uygulamaları, genişletilmiş atık ayrıştırma noktaları ve taraftarlara yönelik davranış değişikliği kampanyalarıyla döngüsel ekonomi yaklaşımını tesisin günlük işleyişine entegre ediyor.5

Barcelona’nın sosyal alanda da güçlü bir girişimi mevcut: Barça Foundation dünya çapında 1,5 milyondan fazla çocuğa erişirken kulübün kadın futboluna yaptığı yatırımlar, eşitlikçi ve kapsayıcı bir spor vizyonunun somut karşılığı haline geliyor. Bunun yanında forma üretiminde geri dönüştürülmüş polyester kullanımı ve deplasman seyahatlerinde karbon azaltımına yönelik tren yolculuğu tercihleri, Barcelona’nın sürdürülebilirliği saha içinde olduğu kadar saha dışında da tüm süreçlerine yansıttığını gösteriyor.6

Benzer şekilde FC Bayern Münih de Avrupa futbolunun en güçlü sürdürülebilirlik modellerinden birini oluşturuyor. Kulübün sürdürülebilirlik stratejisi kapsamında benimsediği “Mitnand” yaklaşımı, Almanca “birlikte, hep beraber” anlamına geliyor ve kulübün hem iklim hem sosyal sorumluluk hem de yönetişim eksenlerinde atacağı adımları çerçeveleyen bütüncül bir anlayışı ifade ediyor. Bu yaklaşım, Bayern’in sürdürülebilirliği sadece çevresel bir konu olarak değil; aynı zamanda toplumsal etki, etik yönetim, eşitlik ve kulüp-kent etkileşimi çerçevesinde değerlendirdiğini gösteriyor. Kulübün stadyumu Allianz Arena ise enerji verimliliğini artıran modern altyapısı, düşük tüketimli LED sistemleri ve yenilenebilir enerji kaynaklarıyla dünyanın en çevreci stadyumlarından biri olarak kabul ediliyor. Arena, su ve enerji yönetimi, atık azaltımı ve karbon emisyonu gibi konularda Avrupa’daki en ileri düzey uygulamalardan bazılarına sahip. Bayern ayrıca karbon ayak izini yıllık olarak ölçen ve kamuya açık şekilde raporlayan sayılı kulüpler arasında yer alıyor. Bu çerçevede, oyuncu ve personel seyahatlerini optimize eden modellerle emisyon azaltımına yönelik stratejik adımlar atıyor. Yerel üreticilerle iş birliği yapılan tedarik zinciri modeli hem karbon azaltımına hem de bölgesel ekonominin desteklenmesine katkı sağlarken, kulübün çocuklar ve gençler için yürüttüğü sosyal projeler Bayern’i sosyal sürdürülebilirlik alanında da güçlü bir aktör haline getiriyor.7

Liverpool FC ise “The Red Way” sürdürülebilirlik stratejisiyle Premier League içinde önemli bir dönüşüm örneği sergiliyor. Anfield’da yenilenebilir enerji kullanımı artırılmış, tek kullanımlık plastikler büyük ölçüde kaldırılmış ve maç günü atık yönetimi ciddi oranda iyileştirilmiş durumda. Liverpool ayrıca toplu taşıma kullanımını teşvik eden sürdürülebilir ulaşım politikaları geliştiriyor, stadyum içi gıda tedarikinde yerel üreticilerle çalışarak hem karbon azaltımına hem de yerel ekonomiye katkı sağlıyor. Liverpool Foundation’ın eğitim, sağlık, eşitlik ve gençlik gelişimi alanlarında yürüttüğü projeler ise kulübü sosyal sürdürülebilirlikte Avrupa’nın en etkili aktörlerinden biri yapıyor.8

Sürdürülebilirlik uygulamalarını tüm operasyonlarına entegre eden bir diğer kulüp Arsenal FC. Emirates Stadium, su tasarruf sistemleri, yeşil enerji kullanımı ve kapsamlı atık yönetimiyle Premier League’in en çevreci stadyumlarından biri haline geldi. Arsenal ayrıca bilim temelli hedefler (Science Based Targets initiative – SBTi) çerçevesinde iklim bilimiyle uyumlu emisyon azaltım planı onayı alan dünyadaki ilk futbol kulübü oldu.9 Bu onay, kulübün hem doğrudan emisyonlarında hem de tedarik zinciri kaynaklı karbon salımlarında iddialı bir azaltım yol haritası izleyeceğini doğruluyor. FA Cup maçlarını “sıfır atık” hedefiyle gerçekleştirmiş ilk kulüplerden biri olan Arsenal, forma tedarikçileriyle yaptığı iş birlikleri sayesinde geri dönüştürülmüş polyesterden üretilen formalar kullanarak döngüsel ekonomiye katkı sağlıyor. Kulübün kadın futboluna yaptığı stratejik yatırımlar ve “Arsenal in the Community” programıyla yürüttüğü kapsayıcı projeler ise sürdürülebilirliğin yalnızca çevresel bir konu değil, aynı zamanda güçlü bir sosyal dönüşüm aracı olduğunu açıkça ortaya koyuyor.10

Paris Saint-Germain (PSG) ise sürdürülebilirliğin yüksek görünürlüğe sahip bir markaya nasıl entegre edilebileceğine dair önemli bir örnek sunuyor. Kulüp, Parc des Princes’in enerji verimliliğini artıran altyapı yatırımları, plastik kullanımını azaltan operasyonel uygulamalar ve gıda atıklarının kompostlanması gibi çevresel adımlar atarken PSG Foundation aracılığıyla çocuklara yönelik sağlık, eğitim ve sosyal kapsayıcılık projeleri yürütüyor. Kulübün karbon ayak izini düzenli olarak raporlaması ise iyi yönetişimin temel bir parçası olarak dikkat çekiyor.11

Bu geniş örnek yelpazesi, Avrupa’nın önde gelen kulüplerinin sürdürülebilirliği sadece çevresel bir dönüşüm olarak değil; aynı zamanda sosyal etki, kapsayıcı yönetim, etik, tedarik zinciri, altyapı tasarımı ve taraftar davranışı gibi çok farklı başlıkları içerecek şekilde ele aldığını gösteriyor. Bu kulüplerin attıkları her adım, hem kendi organizasyonlarını dönüştürüyor hem de milyonlarca taraftarın sürdürülebilir yaşam alışkanlığı kazanmasını sağlıyor.

Sonuç Yerine

Günümüzde sürdürülebilirliği zorunlu kılan baskı sadece taraftar beklentileriyle sınırlı kalmıyor, spor ekosistemini çevreleyen düzenleyici çerçeveler de giderek güçleniyor. UEFA’nın 2030 Sürdürülebilirlik Stratejisi, Avrupa futbolunda iklim eylemi, insan hakları ve iyi yönetişim başlıklarını kurumsal bir standart haline getirmeyi hedefleyerek kulüplerin sürdürülebilirlik yaklaşımını sistematikleştiren bir çerçeve sunuyor.12 Aynı zamanda Avrupa Birliği’nin CSRD ve CSDDD düzenlemeleri ise büyük ölçekli şirketler ve değer zincirleri üzerinden spor kulüplerini de giderek daha fazla etkileyen bir yön oluşturuyor; emisyonların, tedarik zinciri risklerinin ve insan hakları/sosyal etki başlıklarının daha şeffaf şekilde raporlanması ve yönetilmesi beklentisini güçlendiriyor. Bu nedenle spor kulüplerinin sürdürülebilirlik yaklaşımı, “iyi niyet” alanından çıkıp yönetişim, risk yönetimi ve hesap verebilirlik alanına doğru hızla genişliyor. Bu çaba ve arayışların Avrupa’yla sınırlı kalmayıp zaman içinde yaygınlaşabileceğine dair en önemli göstergelerden birisi, Birleşmiş Milletler’in yazının başlarında anlatılan gönüllülük esaslı girişimi başlatmış olması. FIFA’nın da konuya ilgi göstermesiyle, ilerleyen dönemlerde bölgesel, kıtasal ve/veya uluslararası futbol turnuvalarında sürdürülebilirlik açısından uyulması gereken bazı kıstasların gündeme gelmesi şaşırtıcı olmayacak.

Bu tablo, sporda sürdürülebilirliğin taraftar beklentileri, küresel çerçeveler ve yönetişim standartları tarafından gittikçe daha fazla zorunlu kılındığını açıkça ortaya koyuyor. Buna karşın mevcut katılım düzeyi ve uygulama örnekleri, sektörün bu dönüşümün henüz çok başında olduğunu ve sürdürülebilirliği büyük ölçüde bir geçiş dönemi konusu olarak ele aldığını gösteriyor. Bugün spor endüstrisinin önemli bir bölümünde sürdürülebilirlik, uygulamaya geçmek bir yana, kurumsal gündemin parçası haline bile gelmiş değil. Öyle görünüyor ki tıpkı diğer tüm kurumlarda olduğu gibi spor kulüplerinin de geleceğini ve uzun vadeli başarılarını; sürdürülebilirliği ne ölçüde ciddiye aldıkları, nasıl yönettikleri ve karar alma süreçlerine ne kadar entegre ettikleri belirleyecek.

Dipnotlar:

1) Kimber, H. (2025). Sports and sustainability: Putting people and planet into football. Forbes. Şu adresten erişilebilir: https://www.forbes.com/councils/forbesbusinesscouncil/2025/01/16/sports-and-sustainability-putting-people-and-planet-back-into-football/ . Son erişim tarihi: Aralık 2025.

2) Ibid.

3) UNFCCC (United Nations Climate Change) / Global Climate Action. (2020). Sports for Climate Action Framework, v2, 06 Mart 2020. Şu adresten erişilebilir: https://unfccc.int/sites/default/files/resource/Sports_for_Climate_Action_Declaration_and_Framework.pdf . Son erişim tarihi: Kasım 2025.

4) Global Sustainable Sport. (t.y.). Stakeholders. Şu adresten erişilebilir: https://www.globalsustainablesport.com/stakeholders/ . Son erişim tarihi: Aralık 2025.

5) FC Barcelona. (2025). Espai Barça: A pioneering sustainability project, FC Barcelona Official Website. Şu adresten erişilebilir: https://espaibarca.fcbarcelona.com/en/sustainability . Son erişim tarihi: Aralık 2025.

6) UN High Commissioner for Refugees (UNHCR). (2022). FC Barcelona and UNHCR kick off partnership with new football jersey in support of Refugee Children. Şu adresten erişilebilir: https://www.unhcr.org/news/news-releases/fc-barcelona-and-unhcr-kick-partnership-new-football-jersey-support-refugee . Son erişim tarihi: Aralık 2025.

7) FC Bayern München. (2024). Sustainability Report of FC Bayern Munich. Şu adresten erişilebilir: https://img.fcbayern.com/image/upload/v1724665210/cms/public/images/fcbayern-com/nachhaltigkeit/Nachhaltigkeitsbericht/Sustainability_Report_FC-Bayern_2022-2023_Englisch.pdf . Son erişim tarihi: Aralık 2025.

8) Liverpool Football Club. (t.y.). The Red Way Liverpool Football Club’s Sustainability Programme, Liverpool FC. Şu adresten erişilebilir: https://www.liverpoolfc.com/theredway . Son erişim tarihi: Aralık 2025.

9) Arsenal Football Club. (2024). Arsenal’s 2040 net-zero target approved. Şu adresten erişilebilir: https://www.arsenal.com/news/arsenals-2040-net-zero-target-approved . Son erişim tarihi: Aralık 2025.

10) Arsenal Football Club. (t.y.). Arsenal in the community. Şu adresten erişilebilir: https://www.arsenal.com/community . Son erişim tarihi: Aralık 2025.

11) Paris Saint-Germain Football Club. (t.y.). Corporate social responsibility (CSR), Paris Saint-Germain Official Website. Şu adresten erişilebilir: https://www.psg.fr/en/the-club/about/csr . Son erişim tarihi: Aralık 2025.

12) Union of European Football Associations (UEFA). (2022). UEFA Football Sustainability Strategy 2030. Şu adresten erişilebilir: https://editorial.uefa.com/resources/0270-13f888ffa3e5-931c597968cb-1000/uefa_football_sustainability_strategy.pdf . Son erişim tarihi: Aralık 2025.

]]>
Dijital Ürün Pasaportu: Sürdürülebilirlikten Rekabet Avantajına https://escarus.com/dijital-urun-pasaportu-surdurulebilirlikten-rekabet-avantajina/ Thu, 22 Jan 2026 08:00:40 +0000 https://escarus.com/?p=110722

Küresel ölçekte yaşanan dijital dönüşüm ve sürdürülebilirlik hedefleri, üretim ve tüketim biçimlerini köklü biçimde değiştirmektedir. Avrupa Birliği’nin Yeşil Mutabakat kapsamında geliştirdiği Dijital Ürün Pasaportu (Digital Product Passport – DPP) yaklaşımı, bu dönüşümün en somut uygulamalarından biri olarak öne çıkmaktadır. DPP, ürünlerin yaşam döngüsü boyunca şeffaf bilgi sunabilmesini sağlayarak hem işletmeler hem de tüketiciler için önemli bir değer yaratmaktadır. Avrupa Komisyonu, bu sistemi ürünlere ait çevresel, teknik ve tedarik zincirine yönelik bilgilerin dijital bir kimlik üzerinden sunulmasını amaçlayan bir yaklaşım olarak tanımlamaktadır. Avrupa Komisyonu verilerine göre, bir ürünün çevresel etkilerinin yaklaşık %80’i tasarım aşamasında belirlenmektedir.1 Bu durum, ürünlere ilişkin doğru ve erken veriye erişimin neden kritik olduğunu açıkça göstermektedir.

DPP, bir ürünün üretiminden kullanım aşamasına ve geri dönüşüm süreçlerine kadar uzanan yolculuğunu belgeleyen dijital bir kimlik kartı niteliği taşımaktadır. Ürünün bileşenleri, tedarik zinciri verileri, karbon ayak izi, tamir edilebilirlik düzeyi ve geri dönüştürülebilirlik bilgileri gibi kritik unsurların standart bir formatta paylaşılmasını mümkün kılmaktadır. Bu yapı, ürünlerin yaşam döngüsündeki tüm aşamaları görünür hâle getirmekte, bu bilgileri doğrulamakta ve ilgili paydaşların değerlendirmesine sunmaktadır. Sistem, yalnızca düzenleyici uyumu desteklemekle kalmayıp aynı zamanda tüketicilere bilinçli tercih yapma imkânı sunmakta ve geri dönüşüm süreçlerinin daha verimli yürütülmesine katkı sağlamaktadır. Bu kapsamda DPP’nin temel amaçlarının şeffaflığı artırmak, izlenebilirliği güçlendirmek ve döngüsel ekonomiye geçişi hızlandırmak olduğu söylenebilir.

DPP, Avrupa Birliği’nin Sürdürülebilir Ürünler İçin Eko-Tasarım Tüzüğü (Eco-design for Sustainable Products Regulation – ESPR) kapsamında düzenlenmektedir. ESPR, yalnızca enerji verimliliğine odaklanan önceki eko-tasarım anlayışını aşmakta ve ürünleri tüm yaşam döngüsü boyunca ele alan döngüsel ekonomi odaklı bir çerçeve sunmaktadır. 2024 yılında yürürlüğe giren bu tüzük, bir ürünün “çevre dostu” sayılabilmesi için artık sadece az enerji tüketmesinin yeterli olmadığını, hammadde aşamasından ömür sonuna kadar tüm süreçlerin şeffaf olması gerektiğini hükme bağlamaktadır. DPP, bu şeffaflığı sağlayan teknolojik bir zorunluluk olarak nitelendirilmektedir.

Şekil-1: Dijital Ürün Pasaportu ve Pasaport Sistemi 2

ESPR kapsamında oluşturulan bu çerçeve içinde, DPP’ye ilişkin ilk bağlayıcı uygulamanın bataryalar alanında şekillendiği görülmektedir. AB Batarya Tüzüğü, belirli batarya kategorileri için “battery passport” niteliğinde elektronik bir kayıt öngörmekte ve bu yaklaşımı DPP’nin ilk zorunlu örneklerinden biri hâline getirmektedir.3 BatteryPass tarafından yayımlanan içerik rehberinde de, AB’nin daha geniş DPP hedefleri kapsamında ilk zorunluluğun bataryalarda 2027’den itibaren başlayacağı ifade edilmektedir. Ayrıca AB Batarya ve Atık Batarya Regülasyonu’nda, 18 Şubat 2027 itibarıyla hafif ulaşım araçlarında kullanılan bataryalar, endüstriyel bataryalar ve elektrikli araç (EV) bataryaları için QR kod üzerinden batarya pasaportuna erişimin zorunlu olacağı belirtilmektedir.4

Bataryalar alanında ortaya konulan bu ilk bağlayıcı uygulama, DPP’nin sektörler arası yayılımına yönelik genel yaklaşımın da somut bir başlangıç noktasını oluşturmaktadır. DPP uygulamasının, 2025-2030 döneminde ürün grupları bazında kademeli olarak genişleyen bir kapsamla hayata geçirilmesi öngörülmektedir. Bu çerçevede, çevresel etkisi yüksek ve değer zinciri karmaşık olan sektörler öncelikli olarak ele alınmaktadır. Demir-çelik ve alüminyum gibi ara ürünlerin yanı sıra, tekstil sektöründe özellikle giyim ve ayakkabı ürünleri, mobilya grubu (yataklar dâhil), lastikler, deterjanlar, boyalar, yağlayıcılar ve çeşitli kimyasal ürünler uygulama alanı içerisinde yer almaktadır. Buna ek olarak, enerji ile ilişkili ürünler, bilgi ve iletişim teknolojileri (BİT/ICT) kapsamında değerlendirilen elektronik ve dijital ürün grupları da DPP gerekliliklerinden etkilenmektedir.5

Bu genişleme perspektifi, DPP’nin farklı sektörlerde nasıl somutlaştığını anlamayı gerekli kılmaktadır. Bu kapsamda CIRPASS projesi, DPP’nin sektörel uygulanabilirliğini analiz eden en kapsamlı çerçevelerden birini sunmaktadır. Proje kapsamında hazırlanan kullanım senaryoları raporunda, pasaportun veri akışını, paydaş rollerini ve ürün yaşam döngüsüne etkilerini ortaya koyan ayrıntılı değerlendirmeler yer almaktadır. Analizlerde özellikle batarya, elektronik ve tekstil sektörleri öne çıkmaktadır.6 Bu sektörlerin seçilmesinde, yüksek çevresel etki düzeyleri ve izlenebilirlik ihtiyacının diğer sektörlere kıyasla daha belirgin olması rol oynamıştır.

DPP;

      • Batarya sektöründe, bataryaya ilişkin kimyasal bileşim, kullanım ömrü, şarj döngüsü geçmişi ve geri dönüştürülebilir materyal oranı gibi teknik verileri düzenli biçimde toplamakta ve görünür kılmaktadır. Bu veriler, üreticilerin ikinci ömür (second-life) senaryolarını daha sağlıklı biçimde planlamasına imkân tanımakta ve bataryaların yeniden kullanım potansiyelini daha güvenilir temellere oturtmaktadır.
      • Elektronik sektöründe, ürünlerin bileşen düzeyindeki izlenebilirliğini artırmakta ve bu sayede tamir, yeniden kullanım ve geri dönüşüm süreçlerini daha etkin hâle getirmektedir. Bu izlenebilirlik düzeyinin elektronik ürünlerde e-atık oluşumunu azaltan en etkili mekanizmalardan biri hâline gelebileceğine işaret etmektedir.
      • Tekstil sektöründe ise kullanılan malzemelerin kaynağını doğrulamakta, tedarik zincirini şeffaflaştırmakta ve geri dönüştürülebilir ürünlerin daha etkin biçimde ayrıştırılmasını mümkün kılmaktadır. Bu veri altyapısı, markaların sürdürülebilirlik iddialarını güçlendirmekte ve tüketici güvenini artırmaktadır.

Bu kademeli yayılım çerçevesi, DPP’nin farklı sektörlerde nasıl somutlaştığını anlamayı gerekli kılmaktadır. Bunun için yazının ilerleyen kısmında farklı sektörlerden çeşitli örnekler sunulacaktır.

1) Volvo ve Batarya Pasaportu Örneği

Batarya pasaportu yaklaşımının pratikte nasıl işlediğini gösteren en dikkat çekici örneklerden birini Volvo sunmaktadır. Şirket, tamamen elektrikli EX90 modeli için geliştirdiği batarya pasaportu ile kritik hammaddelerin menşe bilgisini, geri dönüştürülmüş içerik oranlarını ve karbon ayak izi verilerini dijital olarak izlenebilir hâle getirmektedir.7 Bu uygulama, Circulor iş birliğiyle yürütülen blokzinciri tabanlı bir sistem üzerinden çalışmakta ve ürün yaşam döngüsü boyunca doğrulanabilir bilgiler sunmaktadır. Volvo’nun yaklaşımı, 2027’de yürürlüğe girecek batarya pasaportu zorunluluğuna yönelik erken bir uyum örneği olarak öne çıkmaktadır.8

Volvo örneğini ilgi çekici kılan bir diğer husus, şirketin sürdürülebilirlik iddialarını ölçülebilir verilerle desteklemesidir. Şirketin paylaştığı bilgilere göre EX90 modelinde kullanılan malzemelerin %22’si geri dönüştürülmüş alüminyum, %23’ü geri dönüştürülmüş çelik ve %13’ü geri dönüştürülmüş veya biyo-bazlı polimerlerden oluşmaktadır.9 Bu tür veriler, DPP’nin yalnızca teknik bir araç değil, güven inşa eden bir iletişim unsuru olduğunu da göstermektedir.

2) Signify (Philips) Örneği

Benzer bir dijital kimlik yaklaşımı, aydınlatma sektöründe Signify (Philips) tarafından uygulanmaktadır. Şirket, “Hizmet Olarak Aydınlatma” (Lighting as a Service) modeli kapsamında, profesyonel ürün gamındaki armatürlere benzersiz dijital kimlikler atamıştır.10 QR kod veya NFC etiketleri aracılığıyla erişilen bu pasaportlar; lümen değeri, enerji verimliliği ve güç tüketimi gibi teknik spesifikasyonlardan, cihazın kalbi sayılan elektronik sürücü (driver) ve LED modül bilgilerine kadar detaylı veri sunmaktadır. Bu yapı, modüler onarımı mümkün kılarak ürünlerin kullanım ömrünü uzatmakta ve döngüsel ekonomi prensiplerini operasyonel düzeye taşımaktadır.

Arıza veya bakım süreçlerinde saha teknisyenleri, dijital pasaportu taratarak ürünün montaj hiyerarşisine ve yedek parça uyumluluk verilerine anında erişim sağlayabilmektedir. Bu şeffaflık, modüler onarımı mümkün kılarak, sadece işlevini yitiren bileşenin (örneğin güç kaynağı veya optik sensör) değiştirilmesine imkân tanımaktadır. Sonuç olarak sistem, tüm armatürün atığa dönüşmesini engellemekte ve ürünün toplam kullanım ömrünü %50 oranında uzatmaktadır. Signify’ın bu yaklaşımı, AB’nin “onarım hakkı” vizyonuyla örtüşmekte ve hammadde tasarrufu ile operasyonel verimliliği aynı platformda buluşturmaktadır.

3) Nobody’s Child Örneği

Tekstil ve moda sektöründe Nobody’s Child örneği, dijital şeffaflığın ticari başarıyla nasıl ilişkilendirilebileceğini ortaya koymaktadır. Marka, teknoloji ortağı Fabacus tarafından geliştirilen ve Xelacore altyapısını kullanan DPP entegrasyonu sayesinde tedarik zincirinin Tier 1’den Tier 4’e kadar tüm aşamalarından toplanan 100’den fazla veri noktasını blokzinciri tabanlı bir sistemde doğrulanabilir hâle getirmektedir.11 Hammaddenin kaynağından çevresel etkilere ve onarım rehberlerine kadar uzanan bu kapsamlı veri seti, ürün ömrünün uzatılmasını hedeflerken, DPP’nin yalnızca düzenleyici bir gereklilik değil, aynı zamanda güven inşa eden stratejik bir araç olduğunu göstermektedir.

Bu yaklaşımın ticari karşılığı, moda endüstrisinin en saygın yayınlarından biri olan Drapers tarafından 2023 ve 2024 yıllarında Nobody’s Child markasının “Yılın Perakendecisi” seçilmesiyle somutlaşmıştır. Drapers’ın teknik değerlendirmeleri, söz konusu DPP sisteminin geleneksel QR kod uygulamalarından ayrışarak tedarik zinciri verilerini bütüncül ve doğrulanabilir bir yapıda sunmasının, dijital şeffaflık ile ticari başarı arasındaki doğrudan ilişkiyi güçlendirdiğini ortaya koymaktadır.

Moda ve lüks sektöründe dijital doğrulama ve DPP benzeri araçların hızla benimsendiği başka örneklere de yansımaktadır. Vogue Business Index verilerinde, üst düzey lüks markalarda dijital doğrulama araçlarının kullanım oranının H1 2024’te %53’ten H1 2025’te %67’ye yükseldiği aktarılmaktadır.12 Certilogo’nun tüketici araştırmasına göre ise katılımcıların %71’i DPP’nin markaya duyulan güveni artıracağını düşünmektedir; %49’u marka sadakatinin artmasını beklemektedir.13 Buna karşın Avrupa Parlamentosu Araştırma Servisi’nin (EPRS) tekstil sektörüne odaklanan çalışması, “marka” düzeyindeki şeffaflık ile “ürün” düzeyindeki şeffaflık arasındaki farkın hâlâ önemli bir sorun alanı olduğunu ortaya koymaktadır. İncelenen markaların büyük çoğunluğu sürdürülebilirlik taahhütlerini kamuya açık biçimde paylaşsa da, ürün bazında izlenebilirlik bilgisinin hem mağaza ortamında hem de çevrim içi kanallarda son derece sınırlı kaldığı görülmektedir. Bu tablo, DPP’nin ürün bazında doğrulanabilir bilgi üretimi yoluyla mevzuata uyumun ötesinde, tedarik zinciri şeffaflığını ve döngüsel ekonomi uygulamalarını destekleyen stratejik bir yapı sunduğunu ifade etmektedir.

DPP, tüketicilerin ürünlere ilişkin daha bilinçli kararlar almasını desteklemektedir. Avrupa Komisyonu’nun tüketici araştırmalarına göre, AB’deki tüketicilerin %73’ü sürdürülebilirlik bilgisi açıkça sunulan ürünleri tercih etmektedir. DPP, bu beklentiye yanıt vererek yeşil yıkama (greenwashing) riskini azaltmakta ve marka güvenini güçlendirmektedir. Avrupa Birliği tarafından kabul edilen Empowering Consumers for the Green Transition düzenlemesine göre, çevresel iddiaların açık, doğrulanabilir ve karşılaştırılabilir olması gerekmektedir.14 Bu çerçevede DPP, ürün bazında sunulan somut veriler aracılığıyla belirsiz veya kanıta dayanmayan sürdürülebilirlik söylemlerinin önüne geçmeyi hedeflemektedir. Böylece tüketicilerin yanlış yönlendirilmesi engellenerek güven temelli bir piyasa yapısının oluşturulması desteklenmektedir.

DPP yaklaşımı, sunduğu potansiyel faydaların yanı sıra, ele alınması gereken önemli yapısal etkiler ve uygulama zorlukları da barındırmaktadır. Özellikle sektörler ve ülkeler genelinde standartlaştırılmış ve birlikte çalışabilir bir sistemin oluşturulması, yüksek düzeyde paydaş koordinasyonu gerektirmektedir. Ürün yaşam döngüsü boyunca verinin toplanması, yönetilmesi ve paylaşılması, güçlü veri yönetişimi mekanizmalarını zorunlu kılmakta, bu süreçte veri güvenliği ve kişisel verilerin korunması kritik bir öncelik alanı olarak ele alınmaktadır. Bu nedenle, DPP’nin başarılı bir şekilde hayata geçirilmesi, teknik çözümlerin yanı sıra yönetişim, kapasite geliştirme ve AB dışındaki pazarlarda benimsenmesini kolaylaştıracak uluslararası uyum mekanizmalarıyla desteklenmelidir.15

Sonuç olarak DPP, uygulanma sürecinde standartlaşma, veri yönetişimi ve uluslararası uyum gibi yapısal zorluklar barındırmakla birlikte, bu zorlukların bütüncül yönetişim ve kapasite geliştirme yaklaşımlarıyla ele alınması hâlinde sürdürülebilirliği mevzuata uyum başlığıyla sınırlı bir konu olmaktan çıkararak şirketler için somut bir rekabet avantajına dönüştürmektedir. Erken uyum sağlayan markalar; şeffaflık, doğrulanabilir veri ve döngüsel iş modelleri sayesinde tüketici güvenini güçlendirmekte, marka sadakatini artırmakta ve operasyonel verimlilik elde etmektedir. Uygulama örnekleri, DPP’nin çevresel performansın ötesinde, uzun vadeli rekabet gücünü destekleyen stratejik bir araç hâline geldiğini göstermektedir.

Dipnotlar:

1) European Commission. (t.y.). Circular economy – Environment. Şu adresten erişilebilir: https://environment.ec.europa.eu/strategy/circular-economy_en. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

2) Aslaner, B. (2023). Dijital ürün pasaportu (DÜP): Teknik gereklilikleri ve beklenen sonuçlar. Adana Sanayi Odası (ADASO). Şu adresten erişilebilir: https://www.adaso.org.tr/Content/Files/fileMenager/2023/12//PDF-%20SN.BEK%C4%B0R%20ASLANER-%20D%C4%B0J%C4%B0TAL%20%C3%9CR%C3%9CN%20PASAPORTU.pdf. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

3) European Chemicals Agency. (t.y.). EU Batteries Regulation (legislation profile). Şu adresten erişilebilir: https://echa.europa.eu/legislation-profile/-/legislationprofile/EU-BATTERIES_REGULATION. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

4) Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı. (t.y.). EU battery and waste battery regulation (EU) 2023/1542. Şu adresten erişilebilir: https://webdosya.csb.gov.tr/db/dongusel_en/icerikler/eu-battery-and-waste-battery-regulat-on-2023_1542-eu-20241023133312.pdf. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

5) European Commission. (2025). Ecodesign for sustainable products and energy labelling working plan 2025-2030: Frequently asked questions (4th iteration). Şu adresten erişilebilir: https://environment.ec.europa.eu/document/download/5f7ff5e2-ebe9-4bd4-a139-db881bd6398f_en?filename=FAQ-UPDATE-4th-Iteration_clean.pdf. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

6) Wautelet, T. ve Ayed, A.-C. (2024). Exploring possible Digital Product Passport (DPP) use cases in battery, electronics and textile value chains (CIRPASS D2.2 DPP Use Cases Report v2.0). CIRPASS Consortium. Şu adresten erişilebilir: https://cirpassproject.eu/wp-content/uploads/2024/04/CIRPASS_D2.2_DPP_UseCases_Report_v2.0.pdf. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

7) Carey, N. (2024). Volvo to issue world’s first EV battery passport ahead of EU rules. Reuters. Şu adresten erişilebilir: https://www.reuters.com/business/autos-transportation/volvo-issue-worlds-first-ev-battery-passport-ahead-eu-rules-2024-06-04/. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

8) European Parliament and Council. (2023). Regulation (EU) 2023/1542 of the European Parliament and of the Council of 12 July 2023 concerning batteries and waste batteries. Şu adresten Erişilebilir: https://eur-lex.europa.eu/eli/reg/2023/1542/oj/eng. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

9) Volvo Car Corporation. (2024). Carbon footprint of Volvo EX90 (Version 1.1). Volvo Cars. Şu adresten erişilebilir:https://www.volvocars.com/assets/volvocm/globalpages/live/06D21334475546FABE83CEF167441CEA/volvo_carbonfootprintreport_ex90.pdf. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

10) Signify Holding. (2024). Service Tag: LED lighting with smart maintenance (SGN-2243BR  brochure). Şu adresten erişilebilir: https://www.assets.signify.com/is/content/Signify/Assets/signify/united-states/20240603-sgn-2243br-service-tag-brochure.pdf. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

11) European Union. (2024). Directive (EU) 2024/825 of the European Parliament and of the Council of 28 February 2024 empowering consumers for the green transition through better protection against unfair practices and better information. İçinde: Official Journal of the European Union, L serisi. Şu adresten erişilebilir: https://eur-lex.europa.eu/eli/dir/2024/825/oj. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

12) Couttigane, A. (2025). Connecting luxury in the age of authentication. Vogue Business. Şu adresten erişilebilir: https://www.vogue.com/article/connecting-luxury-in-the-age-of-authentication. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

13) Zebra Technologies. (2024). Digital Product Passport: Retail insights & solutions. Zebra Technologies. Şu adresten erişilebilir: https://www.zebra.com/content/dam/zebra_dam/en/brochure/ebook/retail-brochure-ebook-digital-product-passport-en-us.pdf. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

14) Certilogo. (2025). New consumer survey signals new era of trust and transparency in fashion. Certilogo Insights Blog. Şu adresten erişilebilir: https://discover.certilogo.com/blogs/insights-blog/a-new-era-of-trust-and-transparency-in-fashion-starting-with-consumers-according-to-a-certilogo-survey. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

15) EU Blockchain Observatory and Forum. (2024). Digital Product Passports: A blockchain-based perspective (EUBOF DPP Report). Şu adresten erişilebilir: https://blockchain-observatory.ec.europa.eu/document/download/b6e3c85c-43c1-405b-aba8-e49a71249ef7_en?filename=EUBOF_DPP_report.pdf. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

]]>
Sürdürülebilir Ürünlerin Geleceği: Eko-Tasarım https://escarus.com/surdurulebilir-urunlerin-gelecegi-eko-tasarim/ https://escarus.com/surdurulebilir-urunlerin-gelecegi-eko-tasarim/#respond Mon, 19 Jan 2026 14:47:10 +0000 https://escarus.com/?p=110710

Eko-tasarım yaklaşımı, bir ürünün çevresel etkilerinin yalnızca üretim veya kullanım aşamalarıyla sınırlı olmadığını; hammadde çıkarımından üretime, dağıtıma, kullanıma ve kullanım ömrü sonuna kadar uzanan tüm yaşam döngüsü boyunca bütüncül biçimde değerlendirilmesi gerektiğini esas almaktadır. Bu yaklaşım, sürdürülebilirliği ürüne sonradan eklenen bir özellik olmaktan çıkararak ürünün “DNA’sına” işleyen temel bir tasarım ilkesi hâline getirmektedir.1 Bu nedenle günümüzde sürdürülebilirlik tartışmaları, “nasıl üretiyoruz?” sorusu kadar “nasıl tasarlıyoruz?” sorusu etrafında da şekillenmektedir.2

Uzun yıllar boyunca sürdürülebilirlik uygulamaları ağırlıklı olarak üretim süreçleri, enerji tüketimi ve atık yönetimi gibi operasyonel aşamalara odaklanmıştır. Ancak artan çevresel baskılar, kaynak kıtlığı ve düzenleyici çerçevelerin kapsamının genişlemesi, sürdürülebilirlik politikalarının ürünün henüz üretilmediği bir aşamaya tasarım sürecine taşınmasını zorunlu kılmıştır.3 Günümüzde bir ürünün çevresel etkilerinin önemli bir bölümünün üretim başlamadan önce alınan tasarım kararlarıyla belirlendiği, hem bilimsel çalışmalar hem de politika belgeleriyle açık biçimde ortaya konulmaktadır.4

Bu dönüşümün en somut düzenleyici yansımalarından biri, Avrupa Birliği tarafından kabul edilen Ecodesign for Sustainable Products Regulation (Sürdürülebilir Ürünler İçin Eko-tasarım Tüzüğü –  ESPR) olmuştur. Avrupa Komisyonu, ESPR kapsamında ürünlerin çevresel performansının yalnızca kullanım aşamasındaki enerji tüketimiyle sınırlı olmadığını; ürünün tasarımında belirlenen dayanıklılık, onarılabilirlik, yeniden kullanılabilirlik ve geri dönüştürülebilirlik gibi özelliklerin ürünün tüm yaşam döngüsü boyunca ortaya çıkan çevresel etkiler üzerinde belirleyici rol oynadığını açık biçimde vurgulamaktadır.5 Bu çerçevede sürdürülebilirlik dönüşümünün üretim hattında değil, tasarım masasında başlaması gerektiği ifade edilmektedir.

Eko-tasarım yaklaşımı, aynı zamanda Avrupa Birliği’nin Döngüsel Ekonomi Eylem Planı ile doğrudan ilişkilidir. Döngüsel ekonomi politikaları kapsamında ürünlerin daha uzun ömürlü olacak şekilde tasarlanması, kaynak kullanımının azaltılması ve değer zinciri boyunca çevresel etkilerin minimize edilmesi temel hedefler arasında yer almaktadır. Eko-tasarım bu bağlamda doğrusal “al–üret–at” modelinden döngüsel iş modellerine geçişi mümkün kılan stratejik bir politika aracı olarak konumlandırılmaktadır.6

European Environment Agency (Avrupa Çevre Ajansı – EEA) tarafından yayımlanan değerlendirmeler de ürün tasarımının döngüsel ekonomi hedeflerine ulaşmadaki kritik rolünü ortaya koymaktadır. Tasarım aşamasında yapılan iyileştirmelerin; atık oluşumunun önlenmesi, kaynak verimliliğinin artırılması ve ürünlerin yaşam döngüsü boyunca çevresel etkilerinin azaltılması açısından en etkili müdahale alanlarından biri olduğu vurgulanmaktadır.7 Bu durum, tasarım kararlarının çevresel performans üzerinde çoğu zaman sonradan telafi edilmesi mümkün olmayan etkiler yarattığını göstermektedir.

Eko-Tasarımın Mevzuat Temelli Evrimi

Avrupa Birliği’nde eko-tasarım kavramı, ilk kez bağlayıcı bir mevzuat çerçevesine 2009/125/EC sayılı Ecodesign Directive (Ekotasarım Direktifi) ile kavuşmuştur. Bu Direktif başlangıçta enerjiyle ilişkili ürünlere odaklanmış ve temel olarak enerji verimliliğinin artırılmasını hedeflemiştir. Elektrikli ev aletleri, aydınlatma ürünleri ve sanayi ekipmanları gibi ürün gruplarında asgari enerji performans gereklilikleri belirlenmiş; bu yönüyle eko-tasarım uzun süre enerji politikalarının bir uzantısı olarak ele alınmıştır.8

Ancak zaman içerisinde enerji verimliliği odaklı bu yaklaşımın, ürünlerin çevresel etkilerini bütüncül biçimde ele almakta yetersiz kaldığı görülmüştür. Hammadde kullanımı, ürün ömrünün kısalığı, onarım olanaklarının sınırlı olması ve atık oluşumu gibi enerji dışı çevresel etkiler, Avrupa Birliği’nin döngüsel ekonomi hedefleri açısından kritik risk alanları olarak değerlendirilmiştir. Bu çerçevede eko-tasarım yaklaşımı, yalnızca enerji tüketimini değil, ürünlerin tüm yaşam döngüsü boyunca kaynak kullanımını ve çevresel ayak izini kapsayacak şekilde yeniden ele alınmıştır.9

Bu dönüşümün somut karşılığı, 18 Temmuz 2024 tarihinde yürürlüğe giren Regulation (EU) 2024/1781, yani Sürdürülebilir Ürünler İçin Ekotasarım Tüzüğü (ESPR) olmuştur. ESPR ile birlikte eko-tasarım, enerjiyle ilişkili ürünlerin ötesine taşınarak neredeyse tüm fiziksel ürün gruplarını kapsayan yatay bir düzenleme hâline gelmiştir.10 Bu yeni çerçevede ürünlerin çevresel performansı; malzeme verimliliği, dayanıklılık, onarılabilirlik, yeniden kullanım potansiyeli ve geri dönüştürülebilirlik gibi kriterler üzerinden değerlendirilmektedir.

Dijital Ürün Pasaportu ve Şeffaflık Dönemi

ESPR’nin en dikkat çekici yeniliklerinden biri, Dijital Ürün Pasaportu (Digital Product Passport – DPP) uygulamasıdır. DPP, ürünlere ilişkin çevresel, teknik ve döngüsellik bilgilerinin dijital ortamda erişilebilir olmasını amaçlamaktadır. Ürün bileşenleri, kullanılan malzemelerin menşei, geri dönüştürülebilirlik oranları ve çevresel performans göstergeleri gibi veriler bu pasaport aracılığıyla değer zincirinin tüm aktörleri tarafından izlenebilir hâle gelmektedir.11

Bu sistem yalnızca şeffaflığı artırmamakta, şirketlerin çevresel iddialarının doğrulanabilirliğini güçlendirerek yeşil badana/aklama (greenwashing) riskini azaltan bir yapı sunmaktadır. Kamu otoriteleri açısından piyasa gözetimini kolaylaştıran bu yaklaşım, şirketlerin sürdürülebilirlik performanslarını ölçülebilir ve kanıtlanabilir biçimde ortaya koymalarını mümkün kılmaktadır.

ESPR’nin Şirketler Açısından Stratejik Önemi

ESPR ile birlikte eko-tasarım, şirketler için gönüllü bir çevresel iyileştirme alanı olmaktan çıkmış; pazara erişim, rekabet gücü ve kurumsal risk yönetimiyle doğrudan ilişkili bir stratejik gereklilik hâline gelmiştir.12 Ürünlerin tasarım aşamasında alınan kararlar, artık yalnızca çevresel etkiyi değil; aynı zamanda sürdürülebilirlik performansının kanıtlanabilirliğini ve raporlanabilirliğini de belirlemektedir.13

Dayanıklılık, onarılabilirlik ve malzeme verimliliği gibi kriterlerin mevzuatla zorunlu hâle gelmesi, şirketlerin çevresel performanslarını ürün bazlı ve doğrulanabilir verilerle desteklemesini gerektirmektedir. Bu durum, özellikle yatırımcı güveni, marka itibarı ve sermaye erişimi açısından önemli bir fark yaratmaktadır.14

Bu dönüşümün uluslararası ölçekte somut örneklerinden biri Royal Philips’tir. Philips, EcoDesign yaklaşımı kapsamında sağlık teknolojileri ve elektronik ürünlerini modüler, onarılabilir ve yeniden üretime uygun şekilde tasarlamaktadır. Şirket, ürünlerin enerji tüketimi, malzeme içeriği ve kullanım ömrü boyunca çevresel etkilerini tasarım aşamasında azaltmayı hedeflemekte; bu yaklaşımı sürdürülebilirlik raporlarında ölçülebilir göstergelerle desteklemektedir. Bu uygulamalar, ESPR kapsamında öne çıkan dayanıklılık ve yaşam döngüsü temelli tasarım kriterleriyle doğrudan örtüşmektedir.15

Beyaz eşya sektöründe ise Electrolux Group, ürün geliştirme süreçlerinde eko-tasarım ilkelerini sistematik biçimde uygulayan şirketler arasında yer almaktadır. Electrolux, yüksek enerji verimliliğine sahip EcoLine ürün serileri ile birlikte, ürünlerin kullanım ömrü boyunca çevresel etkilerini azaltmaya odaklanan yaşam döngüsü değerlendirmelerini (YDD) kamuya açık şekilde paylaşmaktadır. Bu yaklaşım, şirketin hem AB mevzuatına uyumunu güçlendirmekte hem de ESG performansının yatırımcılar tarafından doğrulanabilir hâle gelmesini sağlamaktadır.16

Daha radikal bir iş modeli örneği ise Fairphone’dur. Fairphone, modüler ve kullanıcı tarafından onarılabilir akıllı telefon tasarımıyla eko-tasarımı iş modelinin merkezine yerleştirmiştir. Ürün bileşenlerinin kolayca değiştirilebilir olması sayesinde cihazların kullanım ömrü uzatılmakta, elektronik atık oluşumu azaltılmakta ve döngüsel ekonomi ilkeleri pratikte uygulanmaktadır. Bu yaklaşım, ESPR’nin hedeflediği ürün ömrü uzatma ve kaynak verimliliği hedeflerinin doğrudan bir yansımasıdır.17

Türkiye’den bir örnek olarak Arçelik, eko-tasarım ve döngüsel ekonomi yaklaşımını ürün geliştirme süreçlerine entegre eden öncü şirketler arasında yer almaktadır. Arçelik, beyaz eşya ürünlerinde enerji ve su verimliliğini artırmaya yönelik tasarım kararlarının yanı sıra, geri dönüştürülebilir malzeme kullanımı ve ürün ömrünün uzatılmasına odaklanan uygulamaları sürdürülebilirlik raporlarında detaylı biçimde açıklamaktadır. Şirketin bu yaklaşımı, ESPR ile uyumlu eko-tasarım kriterlerinin Türkiye’de sanayi ölçeğinde uygulanabilirliğini göstermesi açısından önem taşımaktadır.18

Özetle söylemek gerekirse ESPR, şirketler açısından yalnızca çevresel bir düzenleme değil; ürün portföyü yönetimi, yatırım planlaması ve pazar stratejilerini doğrudan etkileyen bir yönetişim aracı hâline gelmiştir. Eko-tasarım kriterlerine uyum sağlamayan ürünlerin gelecekte AB pazarına girişte teknik engellerle karşılaşması, karbon maliyetleri nedeniyle rekabet gücünü kaybetmesi ve ESG değerlendirmelerinde olumsuz algılanması olasıdır. Dolayısıyla ESPR, şirketler için uzun vadeli değer yaratımı ve risk yönetimi açısından kritik bir referans noktası olarak değerlendirilmektedir.19

Türkiye’de Uyum Süreci ve Yol Haritası

Türkiye açısından eko-tasarım ve ESPR ile uyum süreci, Yeşil Mutabakat Eylem Planı çerçevesinde şekillenmektedir.20 Eylem Planı kapsamında eko-tasarım ve döngüsel üretim, sanayinin rekabet gücünü korumak açısından öncelikli alanlar arasında yer almaktadır.

Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından hazırlanan rehberler, özellikle elektrikli cihazlar ve beyaz eşya gibi ürün gruplarında AB mevzuatıyla uyumlu tasarım yaklaşımlarını desteklemektedir. Bunun yanı sıra Çevresel Ürün Beyanı (Environmental Product Declaration – EPD) uygulamaları, Türk üreticiler için ürün bazlı çevresel performansın belgelenmesinde önemli bir araç sunmaktadır. ISO 14025 ve ISO 14040 serisi standartlara dayanan EPD’ler, Dijital Ürün Pasaportu uygulamalarına geçiş için güçlü bir altyapı oluşturmaktadır.21

Türkiye açısından eko-tasarım ve Sürdürülebilir Ürünler İçin Eko-Tasarım Tüzüğü (ESPR) ile uyum süreci, Yeşil Mutabakat Eylem Planı çerçevesinde şekillenmektedir. Eylem Planı kapsamında eko-tasarım ve döngüsel üretim uygulamaları, sanayinin rekabet gücünün korunması ve Avrupa Birliği pazarına erişimde ortaya çıkabilecek teknik uyum risklerinin azaltılması açısından öncelikli alanlar arasında yer almaktadır.22

Bu doğrultuda Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından hazırlanan rehberler ve yönlendirici dokümanlar, özellikle enerji ilişkili ürünler (Energy-related Products – ErP), elektrikli ve elektronik ekipmanlar ile beyaz eşya gibi ürün gruplarında, AB eko-tasarım mevzuatıyla uyumlu ürün geliştirme süreçlerini desteklemeyi amaçlamaktadır. Bu rehberlerde; enerji verimliliği gereklilikleri, minimum enerji performans standartları (MEPS), malzeme verimliliği, ürün dayanıklılığı, onarılabilirlik, modüler tasarım, yedek parça erişilebilirliği ve ürün ömrünün uzatılması gibi teknik kriterler öne çıkmaktadır.23

Özellikle AB’nin 2009/125/EC sayılı Eko-Tasarım Direktifi ve bu direktif kapsamında yayımlanan ürün-özel düzenlemeler, ürünlerin yalnızca kullanım aşamasındaki enerji tüketimine değil; tasarım, üretim, bakım-onarım ve kullanım ömrü sonu dahil olmak üzere tüm yaşam döngüsü boyunca çevresel etkilerinin azaltılmasına odaklanmaktadır. Türkiye’de hazırlanan rehberler de bu bütüncül yaklaşımı benimseyerek, üreticilere yaşam döngüsü temelli tasarım anlayışını entegre etmeleri yönünde teknik bir yol haritası sunmaktadır.24

Bununla birlikte, Çevresel Ürün Beyanı (Environmental Product Declaration – EPD) uygulamaları, Türk üreticiler için ürün bazlı çevresel performansın ölçülmesi ve doğrulanması açısından önemli bir teknik araç niteliğindedir. ISO 14025 standardına dayalı olarak hazırlanan EPD’ler, Yaşam Döngüsü Değerlendirmesi (Life Cycle Assessment – LCA) metodolojisi aracılığıyla ürünlerin karbon ayak izi, enerji ve su tüketimi, hammadde kullanımı ve atık oluşumu gibi çevresel göstergelerini nicel verilerle ortaya koymaktadır.25

Bu yönüyle EPD’ler, yalnızca gönüllü bir çevresel beyan aracı olmanın ötesinde, Dijital Ürün Pasaportu (Digital Product Passport – DPP) uygulamalarına geçiş sürecinde güçlü bir veri altyapısı oluşturmaktadır. AB’nin ESPR kapsamında öngördüğü Dijital Ürün Pasaportu sistemi, ürünlere ait çevresel, teknik ve sürdürülebilirlikle ilgili verilerin dijital ortamda izlenebilir olmasını hedeflemektedir. Türkiye’de eko-tasarım rehberleri ile EPD uygulamalarının birlikte ele alınması, hem tedarik zinciri şeffaflığının artırılmasına hem de Türk sanayi şirketlerinin AB pazarına uyum sürecinin teknik olarak güçlendirilmesine katkı sağlamaktadır.26

Döngüsel Ekonomi, Karbon Azaltımı ve SKA’larla Bağlantı

Eko-tasarım, döngüsel ekonomi hedeflerinin hayata geçirilmesinde de temel bir rol üstlenmektedir. Onarılabilirlik, modülerlik ve sökülebilirlik gibi tasarım özellikleri, ürünlerin sistem içinde daha uzun süre tutulmasını mümkün kılmaktadır.27 Akademik literatürde eko-tasarım, döngüsel iş modellerinin ölçeklenebilirliği için bir ön koşul olarak tanımlanmaktadır.28 Aynı zamanda eko-tasarım, ürünlerin yaşam döngüsü boyunca oluşan sera gazı emisyonlarını azaltmada da kritik bir araçtır. Malzeme seçimi ve ürün ömrünün uzatılması gibi tasarım kararları, özellikle Kapsam 3 emisyonlarının azaltılmasında belirleyici olmaktadır.29 Bu yönüyle eko-tasarım; SKA 9 (Sanayi, Yenilik ve Altyapı), SKA 12 (Sorumlu Üretim ve Tüketim) ve SKA 13 (İklim Eylemi) hedefleriyle doğrudan uyum göstermektedir.30

Eko-tasarım, döngüsel ekonomi hedeflerinin hayata geçirilmesinde yalnızca destekleyici bir araç değil, doğrudan sistem kurucu bir unsur olarak değerlendirilmektedir. Ürünlerin onarılabilir, modüler ve sökülebilir olacak şekilde tasarlanması; yeniden kullanım, yeniden üretim (remanufacturing) ve geri dönüşüm gibi döngüsel stratejilerin teknik olarak uygulanabilir olmasını sağlamaktadır. Bu yönüyle eko-tasarım, döngüsel iş modellerinin ölçeklenebilirliği için ön koşul niteliği taşımaktadır.31

Akademik literatür ve AB politika belgeleri, ürün tasarım aşamasında alınan kararların, ürünün toplam çevresel etkisinin %70–80’ini belirlediğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle, eko-tasarım ilkeleri yalnızca ürün performansını değil; tedarik zinciri yapısını, bakım-onarım süreçlerini ve kullanım ömrü sonu senaryolarını da doğrudan etkilemektedir.32

Gerçek Hayattan Uygulama Örneği: AB Sunucu Sistemleri

AB’de kurumsal sunucu sistemleri için geliştirilen yeni eko-tasarım düzenlemeleri, döngüsel ekonomi ile eko-tasarım arasındaki ilişkiye somut bir örnek sunmaktadır. Sunucular için getirilen modüler bileşen tasarımı, kolay sökülebilirlik ve yedek parça erişimi gibi gereklilikler, cihazların kullanım ömrünü uzatmakta ve yeniden üretim potansiyelini artırmaktadır. Bu yaklaşım sayesinde, yalnızca enerji tüketimi değil; elektronik atık miktarı ve hammadde ihtiyacı da önemli ölçüde azaltılmaktadır.33

Eko-tasarım, ürünlerin yaşam döngüsü boyunca oluşan sera gazı emisyonlarının azaltılmasında da kritik bir rol oynamaktadır. Özellikle malzeme seçimi, ürün ağırlığının azaltılması ve kullanım ömrünün uzatılması, şirketlerin Kapsam 3 emisyonlarının düşürülmesinde belirleyici tasarım kararları arasında yer almaktadır. IPCC’nin Altıncı Değerlendirme Raporu’nda, talep taraflı önlemler ve ürün ömrü uzatma stratejileri, sanayi kaynaklı emisyonların azaltılmasında yüksek potansiyele sahip çözümler arasında gösterilmektedir.34 Avrupa Çevre Ajansı’nın değerlendirmeleri de bu bulguları desteklemekte; döngüsel malzeme kullanımının artırılmasının, Avrupa’nın karbon nötr hedeflerine ulaşmasında kritik bir kaldıraç etkisi yarattığını ortaya koymaktadır.35

Sonuç Yerine

Sonuç olarak eko-tasarım, sürdürülebilirlik vaatlerini ürün ölçeğinde somutlaştıran ve rekabet avantajını doğrudan tasarım süreçleri üzerinden inşa eden en güçlü araçlardan biri olarak öne çıkmaktadır. ESPR ile birlikte ürünlerin AB pazarına erişimi enerji verimliliği,  dayanıklılık, onarılabilirlik ve döngüsellik gibi tasarım kriterleriyle belirlenmektedir.

Bu yeni dönemde eko-tasarım, şirketler için yalnızca bir uyum zorunluluğu olarak değil, sürdürülebilir iş modellerine geçişin ve uzun vadeli rekabet gücünün temel yapı taşı olarak da konumlanmaktadır. Geleceğin sürdürülebilir ürünleri, üretim hatlarından önce tasarım masasında şekillenmektedir.

Dipnotlar:

1) Bhamra, T. & Lofthouse, V. (2007). Design for sustainability: A practical approach. Gower Publishing Ltd. Şu adresten erişilebilir: https://books.google.com.tr/books?id=7x0HDAAAQBAJ&printsec=frontcover&hl=tr&source=gbs_ge_summary_r&cad=0#v=onepage&q&f=true. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

2) Ardente, F., Mathieux, F. & Recchioni, M. (2021). Advances towards circular economy policies in the EU: The new Ecodesign regulation of enterprise servers. Resources, Conservation and Recycling, Vol.154, Mart 2020, 104426. Şu adresten erişilebilir: https://publications.jrc.ec.europa.eu/repository/handle/JRC113956. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

3) European Commission. (2024a). Ecodesign for Sustainable Products Regulation (Regulation (EU) 2024/1781) – Overview. Şu adresten erişilebilir: https://commission.europa.eu/energy-climate-change-environment/standards-tools-and-labels/products-labelling-rules-and-requirements/ecodesign-sustainable-products-regulation_en. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

4) Van Doorsselaer, K. (2022). The role of ecodesign in the circular economy. İçinde: A. Stefanakis & I. Nikolaou (Eds.), Circular economy and sustainability (ss.189-205). Elsevier. Şu adresten erişilebilir: https://doi.org/10.1016/B978-0-12-819817-9.00018-1. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

5) European Commission (2024a), a.g.e.

6) European Commission. (2024b). EU Circular Economy. Şu adresten erişilebilir: https://environment.ec.europa.eu/strategy/circular-economy_en. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

7) European Environment Agency. (EEA). (2025, 29 Eylül). 4.1 Circular design and sustainable production (Europe’s environment 2025: Thematic briefing). Şu adresten erişilebilir: https://www.eea.europa.eu/en/europe-environment-2025/thematic-briefings/circular-economy-and-other-enablers-of-transformative-change/circular-design-and-sustainable-production. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

8) Council of the European Union & European Parliament. (2009). Directive 2009/125/EC establishing a framework for the setting of ecodesign requirements for energy-related products. EUR-Lex. Şu adresten erişilebilir: https://eur-lex.europa.eu/eli/dir/2009/125/oj/eng.  Son erişim tarihi: Aralık 2025.

9) European Commission (2024b), a.g.k.

10) European Commission (2024a), a.g.k.

11) European Commission (2024b), a.g.k.

12) European Commission (2024a), a.g.k.

13) Ardente vd., a.g.m.

14) European  Environment  Agency (EEA) (2023). How far is Europe from reaching its ambition to double the circular use of materials? (EEA Briefing No. 08/2023). Publications Office of the European Union. Şu adresten erişilebilir: https://www.eea.europa.eu/en/analysis/publications/how-far-is-europe-from. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

15) Philips. (2024). EcoDesign: Sustainable innovation through product design. Şu adresten erişilebilir:
https://www.philips.com/a-w/about/sustainability/ecodesign.html. Son erişim tarihi: Ocak 2026.

16) Electrolux Group. (2024). Sustainable living and EcoLine products. Şu adresten erişilebilir:
https://www.electroluxgroup.com/en/category/sustainability. Son erişim tarihi: Ocak 2026

17) Fairphone B.V. (2024). Why modular design matters. Şu adresten erişilebilir:
https://www.fairphone.com/en/impact/design-2/. Son erişim tarihi: Ocak 2026.

18) Arçelik. (t.y.). Sustainability Approach. Şu adresten erişilebilir: https://www.arcelikglobal.com/en/sustainability/our-approach/sustainability-approach/. Son erişim tarihi: Ocak 2026.

19) IPCC. (2022). AR6 – Mitigation of Climate Change (Working Group III). Şu adresten erişilebilir:
https://www.ipcc.ch/report/ar6/wg3/. Son erişim tarihi: Ocak 2026.

20) Ticaret Bakanlığı. (2021). Yeşil Mutabakat Eylem Planı. Şu adresten erişilebilir: https://ticaret.gov.tr/data/60f1200013b876eb28421b23/MUTABAKAT%20YE%C5%9E%C4%B0L.pdf. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

21) EPD Türkiye. (2025). Çevresel Ürün Beyanı (EPD) rehberleri. Şu adresten erişilebilir: https://epdturkiye.com/. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

22) Ticaret Bakanlığı, a.g.k.

23) European Commission. (2022). Ecodesign and energy labelling working plan 2022-2024. Şu adresten erişilebilir:
https://commission.europa.eu/news-and-media/news/ecodesign-and-energy-labelling-working-plan-2022-2024-2022-04-06_en. Son erişim tarihi: Ocak 2026.

24) EEA, 2023, a.g.k.

25) ISO. (2006). ISO 14025: Environmental labels and declarations — Type III environmental declarations. Şu adresten erişilebilir:
https://www.iso.org/standard/38131.html. Son erişim tarihi: Ocak 2026

26) European Commission (2024a), a.g.k.

27) Ardente vd., a.g.m.

28) Bocken, N. M. P., de Pauw, I., Bakker, C., & van der Grinten, B. (2016). Product design and business model strategies for a circular economy. Journal of Industrial and Production Engineering33, Article 5. Şu adresten erişilebilir: https://doi.org/10.1080/21681015.2016.1172124: Son erişim tarihi: Aralık 2025.

29) EEA, 2023, a.g.k.

30) Hamidioğulları, M. H. (2024). Effect of energy efficiency (ecodesign and energy labelling) regulations on sustainable development (Yayımlanmamış yüksek lisans/doktora tezi). Middle East Technical University, Graduate School of Natural and Applied Sciences. Şu adresten erişilebilir: file:///C:/Users/Irmak%20Turhal/Downloads/Thesis_2595098_Melik%20Huseyin%20Hamidiogullari.pdf. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

31) Bocken vd., a.g.m.

32) Ardente vd., a.g.m.

33) Ibid.

34) IPCC, a.g.k. 

35 )EEA, a.g.k. 

]]>
https://escarus.com/surdurulebilir-urunlerin-gelecegi-eko-tasarim/feed/ 0
Şarj Edilebilir Hibrit Araçlar https://escarus.com/sarj-edilebilir-hibrit-araclar/ https://escarus.com/sarj-edilebilir-hibrit-araclar/#respond Tue, 06 Jan 2026 11:24:06 +0000 https://escarus.com/?p=110614

Karbon Nötr Geleceğe Giden Yolda Köprü mü, Engel mi?

Şarj edilebilir hibrit elektrikli araçlar (plug-in hybrid electric vehicles – PHEV), içten yanmalı motorlu araçlar ile tamamen elektrikli araçlar arasında konumlanan ve bu iki teknolojinin özelliklerini bir arada barındıran araçlar olarak tanımlanmaktadır.1 Harici bir güç kaynağı aracılığıyla şarj edilebilen bataryaları sayesinde, PHEV’lerde günlük sürüşlerin önemli bir bölümünün tamamen elektrikli modda gerçekleştirilebilmesi mümkün olmaktadır. Bu durum özellikle kısa ve orta mesafeli yolculuklarda fosil yakıt kullanımını doğrudan ikame etmektedir. PHEV’lerin bu işleviyle, ulaşım sektöründe petrol bağımlılığının azaltılmasına ve geçiş sürecinde emisyonların düşürülmesine katkı sunduğu ifade edilmektedir. Bu araçların, geleneksel hibrit araçlara kıyasla daha yüksek elektrikli sürüş oranı sağlaması, “geçiş teknolojisi” olarak tanımlanmalarının temel gerekçelerinden biri olarak öne çıkmaktadır.2

PHEV’lerin çevresel performansı ilk aşamada kullanım sırasında ortaya çıkan emisyonlar üzerinden değerlendirilmektedir. PHEV’lerde, tamamen elektrikli modda çalışma durumunda egzozdan doğrudan CO₂ emisyonu oluşmadığı, hibrit modda ise emisyon seviyelerinin konvansiyonel içten yanmalı motorlu araçlara kıyasla daha düşük gerçekleştiği belirtilmektedir.3 Bu durum, özellikle şehir içi kullanımda PHEV’lerin potansiyel iklim faydasını artıran bir unsur olarak değerlendirilmektedir. Günlük ortalama yolculuk mesafelerinin büyük ölçüde 60-80 km aralığında olduğu dikkate alındığında, bu mesafelerin PHEV’lerin tamamen elektrikli menzili içinde karşılanabildiği ve yakıt tüketiminin önemli ölçüde azaltılabildiği ifade edilmektedir. Bu bağlamda PHEV’lerin, bireysel kullanıcıların günlük mobilite ihtiyaçlarını sıfıra yakın egzoz emisyonu ile karşılayabilme potansiyeline sahip olduğu belirtilmektedir.4

Bununla birlikte, bu avantajın mutlak olmadığı ve önemli ölçüde enerji altyapısına bağlı olduğu vurgulanmaktadır. PHEV’lerin çevresel performansının yalnızca araç teknolojisine değil, elektrik üretim sisteminin karbon yoğunluğuna da doğrudan bağlı olduğu ifade edilmektedir. Elektrik üretiminin kömür ağırlıklı olduğu bölgelerde, PHEV’lerin şarjından kaynaklanan dolaylı emisyonların toplam karbon performansını olumsuz etkileyebildiği izlenmektedir. Buna karşılık, elektrik üretiminde yenilenebilir ve düşük karbonlu enerji kaynaklarının payının yüksek olduğu bölgelerde, PHEV’lerin kaynak-tekerlek (source-to-wheel) emisyonlarının anlamlı ölçüde düştüğü ortaya konulmaktadır.5

Yaşam döngüsü perspektifinden değerlendirildiğinde bölgesel farklılıkların etkisinin daha da belirginleştiği görülmektedir. Kanada’da sekiz farklı şehir için gerçekleştirilen kapsamlı bir yaşam döngüsü analizinde, PHEV’lerin toplam CO₂ emisyonlarının elektrik üretim sepetine bağlı olarak ciddi biçimde değiştiği ortaya konulmuştur. Fosil yakıt ağırlıklı elektrik üretiminin hakim olduğu Alberta eyaletinde yer alan Calgary kentinde, PHEV’lere ilişkin toplam yaşam döngüsü emisyonlarının %61’inin elektrik üretiminden kaynaklandığı; buna karşılık hidroelektrik ağırlıklı bir üretim yapısına sahip British Columbia ve Quebec eyaletlerinde yer alan Vancouver ve Montreal kentlerinde bu oranın %4’ün altında kaldığı tespit edilmiştir. Çalışma, PHEV’lerin bazı bölgelerde konvansiyonel araçlara kıyasla belirgin emisyon avantajı sağlarken, fosil yakıt yoğun elektrik şebekelerinde bu avantajın önemli ölçüde zayıflayabildiğini göstermektedir.6

Gerçek kullanım verilerine dayanan daha güncel çalışmalar, test döngülerinde açıklanan performans değerleri ile sahadaki sonuçlar arasında belirgin farklar olabileceğine işaret etmektedir. Çin’de en çok satan PHEV modelleri üzerinden yapılan kapsamlı bir aşağıdan yukarıya (bottom-up) analizde, gerçek dünya elektrik tüketim yoğunluklarının Yeni Avrupa Sürüş Döngüsü (New European Driving Cycle – NEDC) test değerlerinden %30-40 daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Bu farkın, test koşullarının gerçek sürüş davranışlarını yeterince temsil etmemesinden kaynaklandığı dile getirilmektedir. Aynı çalışmada benzin tüketiminin de resmi değerlerin üstüne çıkabildiği ve bunun sürüş koşulları, araç ağırlığı ve kullanıcı davranışlarıyla ilişkili olduğu belirtilmektedir. Özellikle araçların düzenli olarak şarj edilmemesi durumunda, beklenen emisyon avantajının önemli ölçüde ortadan kalktığı vurgulanmaktadır. Bu bulgular, PHEV’lerin operasyonel karbon performansının teorik potansiyel ile pratik sonuçlar arasında ayrışabildiğini ortaya koymaktadır.7

PHEV’lerin iklim etkisinin yalnızca kullanım aşamasıyla sınırlı olmadığı da bir başka önemli tartışma başlığıdır. Yaşam döngüsü değerlendirmeleri, özellikle lityum-iyon bataryaların üretim aşamasında yüksek enerji girdisi ve kayda değer sera gazı emisyonları ortaya çıktığını göstermektedir. Batarya üretiminin, PHEV’lerin toplam karbon ayak izinde önemli bir başlangıç yükü oluşturduğu bilinmektedir. Batarya üretiminden kaynaklanan bu başlangıç karbon yükünün, aracın kullanım ömrü boyunca sağlanan yakıt ve emisyon tasarruflarıyla dengelenebildiği, ancak bu dengenin elektrikli sürüş oranına güçlü biçimde bağlı olduğu ifade edilmektedir.8

Bu noktada, PHEV’lerin yaşam döngüsü etkisinin, yalnızca “batarya üretimi yüksek emisyon yaratır” gibi tekil bir çıkarıma indirgenmemesi gerekmektedir. Yapılan bir çalışmada, araç yaşam döngüsü (üretim-bakım-bertaraf) aşamasında PHEV’lerin konvansiyonel hibrit araçlara kıyasla %3,2 daha fazla enerji tükettiği ve %5,6 daha fazla sera gazı emisyonu ürettiği ifade edilmektedir. Aynı çalışmada, araç ve yakıt döngüsü birlikte ele alındığında toplam “beşikten mezara” enerji tüketiminde en büyük payın yakıt döngüsünde oluştuğu; hibrit araçlarda toplam enerjinin %87’sinin, PHEV’de ise %77’sinin yakıt döngüsünde tüketildiği ve iki araç arasındaki en belirgin ayrışmanın da bu aşamada ortaya çıktığı belirtilmektedir. Bu çerçevede, PHEV’de daha büyük bataryanın üretimi ve geri dönüşümü nedeniyle araç döngüsünde sınırlı bir “ek yük” oluşsa da kullanım sırasında benzin tüketiminin belirgin biçimde azalmasının toplam enerji tüketiminde anlamlı bir düşüş yaratabildiği görülmektedir. Ancak bu sonucun, kömür payının yüksek olduğu ortalama küresel elektrik üretim kompozisyonunu esas aldığı, elektrik sepetindeki karbonsuz ya da düşük karbonlu seçeneklerin arttığı şebekelerde batarya şarjı ve üretim süreçlerinden doğan ek elektrik talebinin emisyonlara “doğrusal” biçimde yansımayacağı vurgulanmaktadır.9

PHEV’lerin çevresel performansında araç teknolojisinin yanı sıra enerji yönetimi stratejileri de belirleyici olabilmektedir. Gelişmiş kestirimci enerji yönetimi sistemleri sayesinde, aynı araç donanımıyla dahi emisyon performansında anlamlı farklılıklar yaratılabilmektedir. Kestirimlere/tahminlere dayalı enerji yönetimi, gerçek zamanlı optimizasyon ve akıllı şarj yaklaşımlarının yakıt tüketimini ve emisyonları azaltabildiğini ortaya koymaktadır.10 Simülasyon çalışmalarında ise, PHEV’lerin yakıt ekonomisi ve CO₂ emisyon performansının sürüş profiline ve şarj davranışına bağlı olarak büyük ölçüde değiştiği izlenmektedir. Bu bulgular, teknolojik potansiyelin kullanıcı davranışıyla doğrudan ilişkili olduğunu göstermektedir.11

PHEV’lerin daha geniş elektrikli ulaşım ekosistemi içindeki rolü dikkate alındığında yukarıda anahatları sunulan tartışma daha anlamlı hale gelmektedir. Elektrikli araçların yükselişine ilişkin yapılan bir çalışmada, şarj edilebilir hibrit araçların da dahil olduğu elektrikli araç teknolojilerinin; yalnızca bireysel araç performansı üzerinden değil, enerji sistemleriyle olan etkileşimleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Çalışmada, elektrikli araçların iklim değişikliğiyle mücadelede etkin bir rol oynayabilmesinin, büyük ölçüde elektrik üretim sistemlerinin karbonsuzlaşmasına bağlı olduğu vurgulanmakta; bu bağlamda PHEV’lerin, temiz elektrik arzının henüz yeterince yaygınlaşmadığı bölgelerde geçici bir uyum teknolojisi işlevi gördüğü ifade edilmektedir. Aynı değerlendirmede, PHEV’lerin tam elektrikli araçlara kıyasla daha sınırlı bir dönüşüm potansiyeline sahip olmakla birlikte, enerji altyapısı, şarj erişimi ve tüketici kabulü gibi yapısal kısıtların bulunduğu geçiş dönemlerinde önemli bir tamamlayıcı rol üstlendiği belirtilmektedir.12

PHEV’lerle ilgili teknik ve bilimsel bulguların politika düzeyindeki karşılığı, Avrupa Birliği’nde 2035 sonrası içten yanmalı motorlu araçlara ilişkin düzenlemelerde yapılan son değişiklikle daha görünür hale gelmiştir. Aralık 2025’te yayımlanan Avrupa Komisyonu basın açıklamasında, Avrupa Birliği’nin daha önce mutlak biçimde “sıfır emisyonlu yeni araç” hedefiyle tanımlanan yaklaşımını yumuşattığı aktarılmıştır. Bu değişiklikle birlikte, şarj edilebilir hibrit araçların da dahil olduğu bazı düşük emisyonlu teknolojilere sınırlı bir alan tanındığı ifade edilmiştir. Basın açıklamasında, şarj edilebilir hibrit araçların da dahil olduğu bazı düşük emisyonlu teknolojilere sınırlı bir alan tanınmasının, şarj altyapısının yetersizliği ve sanayinin dönüşüm hızına ilişkin kaygılarla gerekçelendirildiği belirtilmiştir.13 

Politika esnekliğinin yalnızca düzenleyici metinlerle sınırlı kalmadığı, aynı zamanda tüketici tercihleri ve piyasa davranışları üzerinde de doğrudan karşılık bulduğu görülmektedir. PHEV satışlarında gözlenen hızlı artışın, kullanıcıların tam elektrikli araçlara geçiş öncesinde daha düşük riskli bir alternatif arayışında olduğunu gösterdiği ileri sürülmektedir. Otomotiv Distribütörleri ve Mobilite Derneği’nin (ODMD) 2 Aralık tarihli basın bültenine göre, şarj edilebilir hibrit araçların Ocak-Kasım dönemindeki satışları 2024 yılında 5.647 adet seviyesinde gerçekleşirken, 2025 yılının aynı döneminde bu rakam 42.857 adede ulaşmıştır.14 Bir yıl gibi kısa bir zaman diliminde %650’yi aşan bu artış oranı, şarj edilebilir hibrit araçların, özellikle tam elektrikli araçlara geçiş sürecinde altyapı, maliyet ve kullanım esnekliği gibi faktörler nedeniyle kullanıcılar açısından güçlü bir ara çözüm olarak algılandığını ortaya koymaktadır. Söz konusu eğilim; PHEV’lerin yalnızca teknik bir geçiş teknolojisi değil, aynı zamanda iklim politikaları, sanayi stratejileri ve tüketici davranışlarının kesişim noktasında konumlanan önemli bir piyasa unsuru haline geldiğini göstermektedir. Bu gelişme, PHEV’lerin rolünü teknik bir çözüm olmaktan çıkararak stratejik bir politika ve piyasa aracına dönüştürmektedir. Avrupa Birliği örneğinde, PHEV’lerin tam elektrikli araçlara geçiş sürecinde bir tampon mekanizma olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Ancak aynı esnekliğin, tam elektrikli mobiliteye geçişin gecikmesine ve karbon nötr hedeflerin ötelenmesine yol açabileceği yönünde eleştiriler de gündeme gelmektedir.

Sonuç olarak, mevcut akademik çalışmalar ve güncel politika gelişmeleri birlikte değerlendirildiğinde, şarj edilebilir hibrit araçların karbon nötr geleceğe giden yolda ne tamamen bir çözüm ne de başlı başına bir engel olduğu görülmektedir. Temiz elektrikle şarj edildiği, yüksek oranda elektrikli modda kullanıldığı ve geçici bir teknoloji olarak konumlandırıldığı senaryolarda PHEV’lerin kısa ve orta vadede anlamlı emisyon azaltımları sağlayabileceği değerlendirilmektedir. Bölgesel düzeyde gerçekleştirilen yaşam döngüsü analizleri, bu değerlendirmenin yalnızca teorik bir varsayım olmadığını, elektrik üretim kompozisyonu uygun olduğunda PHEV’lerin konvansiyonel araçlara kıyasla günlük ve kilometre başına CO₂ emisyonlarını anlamlı ölçüde düşürebildiğini ortaya koymaktadır. Ancak aynı çalışmalar, fosil yakıt ağırlıklı elektrik üretiminin sürdüğü bölgelerde PHEV’lerin iklim faydasının sınırlı kaldığını ve bazı senaryolarda beklenen kazanımların büyük ölçüde ortadan kalkabildiğini göstermektedir. Bu bulgular, PHEV’lerin karbon nötr hedeflere katkısının araç teknolojisinden ziyade enerji politikalarıyla birlikte ele alınması gerektiğini açık biçimde göstermektedir.

Hiç şüphesiz PHEV’ler, elektrikli ulaşım sistemlerine geçiş sürecinde davranışsal, teknolojik ve altyapısal uyumu kolaylaştıran bir ara çözüm olarak anlam kazanmaktadır. Ancak bu araçların uzun vadeli bir nihai çözüm gibi konumlandırılması, tam elektrikli mobiliteye geçişin gecikmesine ve ulaşım sektörünün yapısal dönüşümünün ertelenmesine yol açma riski taşımaktadır. Dolayısıyla PHEV’lerin iklim politikaları içerisindeki rolünün, süresi ve kapsamı açıkça tanımlanmış, koşullu ve bir geçiş mekanizması olarak ele alınması kritik önem taşımaktadır.

Avrupa Birliği’nde son dönemde gözlenen düzenleyici esneklik, bu yaklaşımın politika düzeyinde de benimsendiğini göstermektedir. Bahse konu yaklaşım, PHEV’lerin karbon nötr geleceğe giden yolda bir köprü rolü oynayabileceğini, ancak bu köprünün gereğinden uzun tutulması halinde hedefin kendisi için bir engel haline dönüşebileceğini açık biçimde ortaya koymaktadır.

Dipnotlar:

1) Singh, H., Ambikapathy, A., Logavani, K., Prasad, G. A., & Thangavel, S. (2020). Plug-in hybrid electric vehicles (PHEVs). İçinde: N. Patel, A. K. Bhoi, S. Padmanaban, & J. B. Holm-Nielsen (Eds.), Electric vehicles: Modern technologies and trends (pp. 53-72). Springer Singapore. Şu adresten erişilebilir: https://doi.org/10.1007/978-981-15-9251-5_3. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

2) Bradley, T. H., & Frank, A. A. (2009). Design, demonstrations and sustainability impact assessments for plug-in hybrid electric vehicles. Renewable and Sustainable Energy Reviews, 13(1), 115-128. Şu adresten erişilebilir: https://doi.org/10.1016/j.rser.2007.05.003. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

3) Nordelöf, A., Messagie, M., Tillman, A.-M., Ljunggren Söderman, M., & Van Mierlo, J. (2014). Environmental impacts of hybrid, plug-in hybrid, and battery electric vehicles: What can we learn from life cycle assessment? The International Journal of Life Cycle Assessment, 19, 1866-1890. Şu adresten erişilebilir: https://doi.org/10.1007/s11367-014-0788-0. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

4) Singh et al., ibid.

5) Kontou, E., Yin, Y., & Ge, Y.-E. (2017). Cost-effective and ecofriendly plug-in hybrid electric vehicle charging management. Transportation Research Record: Journal of the Transportation Research Board, 2628(1), 87-98. Şu adresten erişilebilir: https://doi.org/10.3141/2628-10. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

6) Requia, W. J., Adams, M. D., Arain, A., Koutrakis, P., & Ferguson, M. (2017). Carbon dioxide emissions of plug-in hybrid electric vehicles: A life-cycle analysis in eight Canadian cities. Renewable and Sustainable Energy Reviews, 78, 1390-1396. Şu adresten erişilebilir: https://doi.org/10.1016/j.rser.2017.05.105. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

7) Deng, Y., Ma, M., Zhou, N., Ma, Z., Yan, R., & Ma, X. (2024). China’s plug-in hybrid electric vehicle transition: An operational carbon perspective. Energy Conversion and Management, 320, 119011. Şu adresten erişilebilir: https://doi.org/10.1016/j.enconman.2024.119011. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

8) Zackrisson, M., Avellán, L., & Orlenius, J. (2010). Life cycle assessment of lithium-ion batteries for plug-in hybrid electric vehicles: Critical issues. Journal of Cleaner Production, 18(15), 1519-1529. Şu adresten erişilebilir: https://doi.org/10.1016/j.jclepro.2010.06.004. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

9) Rashid, S., & Pagone, E. (2023). Cradle-to-grave lifecycle environmental assessment of hybrid electric vehicles. Sustainability, 15(14), 11027. Şu adresten erişilebilir: https://www.mdpi.com/2071-1050/15/14/11027#. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

10) Guo, N., Zhang, X., Zou, Y., Guo, L., Wang, C., & Guo, L. (2021). Predictive energy management of plug-in hybrid electric vehicles by real-time optimization and data-driven calibration. IEEE Transactions on Vehicular Technology, 71(6), 5677-5691. Şu adresten erişilebilir: https://doi.org/10.1109/TVT.2021.3138440. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

11) Adedeji, B. P. (2023). A multivariable output neural network approach for simulation of plug-in hybrid electric vehicle fuel consumption. Green Energy and Intelligent Transportation, 2(2), Article 100070. Şu adresten erişilebilir: https://doi.org/10.1016/j.geits.2023.100070. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

12) Muratori, M., Alexander, M., Arent, D., Bazilian, M., Cazzola, P., Dede, E., Farrell, J., Gearhart, C., Greene, D., Jenn, A., Keyser, M., Lipman, T., Narumanchi, S., Pesaran, A., Sioshansi, R., Suomalainen, E., Tal, G., Walkowicz, K., & Ward, J. (2021). The rise of electric vehicles — 2020 status and future expectations. Progress in Energy, 3(2), Article No. 022002. Şu adresten erişilebilir: https://doi.org/10.1088/2516-1083/abe0ad. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

13) European Commission. (2025). Commission takes action for a clean and competitive automotive sector. European Commission Press Corner. Şu adresten erişilebilir: https://ec.europa.eu/commission/presscorner/detail/en/ip_25_3051. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

14) Otomotiv Distribütörleri ve Mobilite Derneği. (2025). Otomobil ve hafif ticari araç pazarı: Kasım, Ocak-Kasım 2025 (Basın bülteni). Şu adresten erişilebilir: https://www.odmd.org.tr/folders/2837/categorial1docs/5998/ODMD%20Bas%C4%B1n%20Bulteni%202%20Aral%C4%B1k%202025.pdf. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

]]>
https://escarus.com/sarj-edilebilir-hibrit-araclar/feed/ 0
Yeni Bir İş Modeli Olarak Kurumsal Sürdürülebilirlik Özen Yükümlülüğü https://escarus.com/yeni-bir-is-modeli-olarak-kurumsal-surdurulebilirlik-ozen-yukumlulugu/ https://escarus.com/yeni-bir-is-modeli-olarak-kurumsal-surdurulebilirlik-ozen-yukumlulugu/#respond Mon, 29 Dec 2025 14:33:20 +0000 https://escarus.com/?p=110578

2025 yılının Temmuz ayında yürürlüğe giren İklim Kanunu, yakın zamanda pilot uygulamasının devreye alınması planlanan ulusal Emisyon Ticaret Sistemi (ETS), 2023’te Avrupa Birliği (AB) tarafından hayata geçirilen ve Türkiye’yi de yakından etkileyen Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM) gibi daha ziyade sera gazı emisyonlarını odağına alan gelişmeler Türkiye’nin önemli gündem maddeleri arasında yer almaktadır. Özellikle son aylarda AB gündemini meşgul eden ve hem ülkelerin hem de kurumların giderek daha fazla dikkatini çeken bir diğer başlık ise üzerinde ayrıca durulmayı gerektirmektedir: Kurumsal Sürdürülebilirlik Özen Yükümlülüğü Direktifi (Corporate Sustainability Due Diligence Directive – CSDDD veya CS3D). 

Bu yazıda, Avrupa Yeşil Mutabakatı’nın (AYM) temel hedeflerinden biri olan adil geçişin mümkün kılınabilmesi için şirketlerin mevcut durum analizlerinde iklim değişikliği ve çevre boyutunun ötesine geçerek sosyal konuların da denkleme dahil edildiği, yani sürdürülebilirlik kavramının daha bütüncül bir bakış açısıyla ele alındığı CSDDD açıklanmaktadır. Yakın gelecekte kendisine sıkça atıf yapılacak olan CSDDD’nin gerekçesi, tarihçesi, amaç ve kapsamı ile raporlama gerekliliklerinin yanında olası etkiler ve güncel gelişmeler; halihazırda yürürlükte olan Direktif versiyonu üzerinden aktarılmaktadır. Ayrıca yazının ilerleyen bölümlerinde, 9 Aralık 2025 tarihinde geçici uzlaşıya varılan hususlara da değinilmektedir. 

CSDDD’nin Arka Planı

İnsan haklarına ve çevreye saygı gösterme sorumluluğu; faaliyet bölgeleri, büyüklükleri ve hizmet alanlarından bağımsız olarak tüm şirketlerden beklenen evrensel bir yönetim gerekliliği haline gelmiştir. Nitekim uluslararası kuruluşlar tarafından yayımlananlar başta olmak üzere, şirketlerin bu alandaki görev ve sorumluluklarını belirleyen birçok çalışma bulunmaktadır. Birleşmiş Milletler “İş Dünyası ve İnsan Haklarına Dair Rehber İlkeleri”, “OECD Sorumlu İş Davranışı Durum Tespiti Kılavuzu” ve “ILO Çokuluslu İşletmeler ve Sosyal Politikaya İlişkin İlkeler Üçlü Bildirgesi”, şirketlerin insan hakları ve çevre kapsamındaki sorumluluklarının altını çizen başlıca belgelerdir.

Ekonomik büyüme ve toplumsal ilerleme için şirketlerin faaliyetleri adeta bir ön şart niteliğindedir, ne var ki bunlar kimi zaman çeşitli çevresel ve sosyal sorunlara zemin hazırlama potansiyeline de sahiptir. Sürdürülebilirlik kavramının popülerleşmesiyle şirketlerin toplum ve çevreye olan sorumlulukları her geçen gün ulusal ve uluslararası gündemde daha fazla yer almakta, son yıllarda devletler de bu kapsamda daha belirgin adımlar atmaktadır. Fransa’daki “Duty of Vigilance (Özen Sorumluluğu) Yasası (2017)” ve Hollanda’daki “Çocuk İşçiliği Durum Tespiti Yasası (2019)” şirketlerin insan haklarına dair durum tespiti yapmalarını zorunlu kılacak düzenlemelere örnek teşkil etmektedir. Son birkaç yıldır yatırımcıların konuyu ciddiyetle ele almaları neticesinde büyük şirketler de bu tür yasaların lehine açıklamalarda bulunmaya başlamışlardır. 

Avrupa Parlamentosu ve AB Konseyi’nin yanı sıra sivil toplum ve şirketler de eylem çağrısında bulunmuş, durum tespitine ilişkin çalışmaya ve 2021 açık kamuoyu istişaresine katılan şirketlerin yaklaşık %70’i, insan hakları ve çevresel etkiler konusunda uyumlaştırılmış bir AB yasal çerçevesinin gerekli olduğu konusunda hemfikir olmuştur. Ayrıca, 2020’de yapılan bir tüketici anketine göre yaklaşık 10 katılımcıdan 8’i sürdürülebilirliğin kendileri için önemli olduğunu belirtmiştir.1

Bu doğrultuda, 23 Şubat 2022’de Avrupa Komisyonu, Avrupa Parlamentosu’na ve AB Konseyi’ne kurumsal sürdürülebilirlikte durum tespitine ilişkin “Kurumsal Sürdürülebilirlik Özen Yükümlülüğü Direktifi” teklifini sunmuştur. 1 Aralık 2022’de genel yaklaşım AB Konseyi tarafından benimsenmiş, 1 Haziran 2023’te ise CSDDD taslağı Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edilmiştir. Müzakerelerin ardından 5 Temmuz 2024’te CSDDD (Direktif 2024/1760) Avrupa Birliği Resmî Gazetesi’nde yayımlanmış ve Direktif 25 Temmuz 2024’te yürürlüğe girmiştir. 

Amaç, Kapsam ve Raporlama Gereklilikleri2

CSDDD; adil geçişe katkıda bulunacak şekilde, şirketlerin kendi operasyonlarındaki, bağlı ortaklıklarındaki ve değer zincirleriyle ilgili olduğu durumlarda iş ortaklarındaki olumsuz insan hakları etkileri (çocuk işçiliği gibi) ile çevresel etkileri (kirlilik gibi) belirleyip ele almaları için kurumsal bir durum tespiti yapılması yükümlülüğünü ve yükümlülüklerin ihlaline yönelik sorumlulukları ortaya koymaktadır. Buna ek olarak, Paris Anlaşması’nın küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlandırma ve AB’nin 2050 iklim nötr olma hedefiyle uyumlu olacak şekilde büyük şirketlerin bir geçiş planı benimseyerek uygulamaya koymalarını zorunlu kılmaktadır.

Aşağıdaki koşulların birbirini takip eden iki mali yılda aşılması durumunda raporlama zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.

    • AB merkezli şirketler (Yaklaşık 6000 şirket): 
      • 1.000’den fazla çalışanı olan ve dünya çapında net cirosu 450 milyon Euro’yu aşan limited şirketler ve ortaklıklar (herhangi bir sektörde faaliyet gösteren)
      • Yukarıda belirtilen eşiklere ulaşmamış olsa da yıllık konsolide finansal tablolarda bu eşiklere ulaşan bir grubun/holdingin ana şirketi/şirketleri
      • Bağımsız üçüncü taraf şirketlerle telif hakları karşılığında Birlik içinde franchising veya lisans anlaşmaları yapmış veya bu anlaşmalara giren bir grubun/holdingin grup şirketi olan şirketler (Bu anlaşmaların ortak bir kimlik, ortak bir iş konsepti ve tek tip iş yöntemlerinin uygulanmasını sağlaması ve yıllık mali tabloların kabul edildiği veya kabul edilmesi gereken son mali yılda bu telif ücretlerinin 22.500.000 Euro’dan fazla olması ve şirketin, son mali yılda dünya çapında 80 milyon Euro’dan fazla net cirosu olması halinde)
    • AB dışı şirketler (Yaklaşık 900 şirket): 
      • AB’deki net cirosu 450 milyon Euro’yu aşan şirketler (herhangi bir sektörde faaliyet gösteren)
      • Yukarıda belirtilen eşiklere ulaşmamış olsa da yıllık konsolide finansal tablolarda bu eşiklere ulaşan bir grubun/holdingin ana şirketi/şirketleri
      • Bağımsız üçüncü taraf şirketlerle telif hakları karşılığında Birlik içinde franchising veya lisans anlaşmaları yapmış veya bu anlaşmalara giren bir grubun/holdingin grup şirketi olan şirketler (Bu anlaşmaların ortak bir kimlik, ortak bir iş konsepti ve tek tip iş yöntemlerinin uygulanmasını sağlaması ve yıllık mali tabloların kabul edildiği veya kabul edilmesi gereken son mali yılda bu telif ücretlerinin 22.500.000 Euro’dan fazla olması ve şirketin, son mali yılda dünya çapında 80 milyon Euro’dan fazla net cirosu olması halinde)

Mikro şirketler ve KOBİ’ler CSDDD kapsamında yer almamakla beraber, kapsamdaki daha büyük şirketlerin değer zincirinde/zincirlerinde bulunmaları sebebiyle düzenlemeden doğrudan veya dolaylı iş ortağı olarak etkilenebilmektedirler. Bu nedenle, gerçekleşen veya potansiyel olumsuz etkiler hakkında bilgi toplama, paylaşma ve ilgili şirketin kapsam dahilindeki yükümlülükleri doğrultusunda söz konusu etkilerin ele alınması yönünde taleplerle karşılaşmaları olası görülmektedir. Bunun yanında CSDDD, KOBİ’leri korumak ve maruz kalınabilecek yükleri en aza indirmek için KOBİ’leri desteklemeyi amaçlayan hükümler içermektedir. Örneğin, kapsam dahilindeki şirketlerin bilgi taleplerini, etkilerin ortaya çıkma ihtimalinin en yüksek olduğu faaliyet zinciri seviyesindeki iş ortaklarına yönlendirmeleri gerekmektedir. Ayrıca, satın alma uygulamalarını -olumsuz etkilere katkıda bulunduğu durumlarda- uyarlamaları, faaliyet zincirlerine yatırım yapmaları, kapasite geliştirmeleri ve belirli koşullar altında KOBİ ortaklarına -mali veya mali olmayan- destek sağlamaları beklenmektedir. 

Direktif kapsamına giren konular üç ana başlık etrafında şekillenmektedir: insan hakları, çevresel etkiler ve faaliyetler. 

  • İnsan Hakları: Direktif, Ek’te listelenen uluslararası insan hakları ve çalışma sözleşmelerinde yer alan belirli insan haklarını (yaşam hakkı, güvenlik hakkı, düşünce özgürlüğü veya çocuk işçiliğinin yasaklanması vb.) kapsamaktadır. İlgili hususlar Direktif Eki’nde belirtilmektedir. İlgili sözleşmelerin listesi, Birleşmiş Milletler İş Dünyası ve İnsan Haklarına İlişkin Yol Gösterici İlkeler’de atıfta bulunulan sözleşmelere dayanmakta olup uluslararası düzeyde tanınan insan hakları standartlarını yansıtmaktadır.
  • Çevresel Etkiler: Direktif’in kapsadığı olumsuz çevresel etkiler, Ek’te listelenen çok taraflı sözleşmelerde belirtilen yükümlülüklere ve yasaklara dayanmaktadır; örneğin gemilerden kaynaklanan kirliliği önleme yükümlülüğü, biyolojik çeşitlilik üzerindeki olumsuz etkilerden kaçınma veya en aza indirme yükümlülüğü. Listede yer alan sözleşmeler dünya çapında birçok ülke tarafından onaylanmıştır. Listeye, gereklilikleri kesin ve açık olan, taraf devletlerin ek önlemler almasına gerek kalmadan uygulanabilecek çevre sözleşmeleri dahil edilmiştir. Ayrıca, insan haklarına zarar veren veya insan refahına katkıda bulunan ekosistem hizmetlerini önemli ölçüde etkileyen zararlı toprak değişikliği, su veya hava kirliliği, zararlı emisyonlar, aşırı su tüketimi, toprağın bozulması ve doğal kaynaklar üzerindeki diğer etkiler gibi ölçülebilir her türlü çevresel bozulma Direktif’te kapsanmaktadır.
  • Faaliyetler: Kapsam, uluslararası durum tespiti çerçevelerinin benimsediği yaklaşımla tutarlı olacak şekilde, belirli bir ürün veya hizmetle sınırlı olmayıp şirketlerin faaliyet gösterdiği konuma veya iş ortaklarının nerede bulunduğuna bağlı değildir. Direktif’te belirtilen “faaliyet (değer) zinciri” kavramı hem yukarı hem de aşağı yönlü faaliyetleri kapsamaktadır.3

Özen yükümlülüğü (durum tespiti) süreci, OECD Sorumlu İş Davranışı İçin Durum Tespiti Kılavuzu tarafından tanımlanan altı adımı kapsamaktadır:

    1. Durum tespitinin politikalara ve yönetim sistemlerine entegre edilmesi,
    2. Olumsuz insan hakları etkileri ile çevresel etkilerin belirlenmesi ve değerlendirilmesi,
    3. Mevcut ve potansiyel olumsuz etkilerin önlenmesi, durdurulması veya en aza indirilmesi,
    4. Tedbirlerin etkinliğinin değerlendirilmesi,
    5. Etkili iletişim kurulması,
    6. İyileştirme sağlanması.

Raporlama gerekliliklerinde risk temelli bir yaklaşım izlenmekte, etkileri belirleme yükümlülüğünün bir parçası olarak ilgili risk faktörleri çerçevesinde uygun önlemlerin alınması beklenmektedir. Bu önlemler; olumsuz etkilerin ortaya çıkma ihtimalinin en yüksek olduğu ve en şiddetli olacağı genel alanları belirlemek amacıyla şirketlerin kendi operasyonlarının, bağlı kuruluşlarının ve faaliyet zincirleriyle ilgili olduğu durumlarda iş ortaklarının operasyonlarının haritasının çıkarılmasını gerektirmektedir. 

Direktif’te ayrıca iş ortağından sözleşmeye dayalı güvenceler temin edilmesi, faaliyet zincirleri dahil olmak üzere finans gerektiren veya gerektirmeyen yatırımların yapılması, icap ettiğinde  KOBİ sınıfındaki iş ortaklarına destek (kapasite geliştirme gibi) sağlanması gibi ilave önlemlerin alınması zorunluluğuna vurgu yapılmaktadır.4

Direktif’te yer alan bir diğer husus da iklim değişikliğinin azaltımına yönelik geçiş planlarının oluşturulmasıdır. Bu çerçevede şirketlerden beklenenler şunlardır:

    • Paris Anlaşması ve AB hedefleriyle uyumlu bir geçiş planının benimsenmesi ve yürürlüğe konulması
    • 2030 için ve 2050’ye kadar beş yıllık aralıklarla, kesin bilimsel kanıtlara dayalı olarak zamana bağlı hedefler belirlenmesi ve uygun olduğu durumlarda her önemli kategori özelinde Kapsam 1, 2 ve 3 sera gazı emisyonları için mutlak emisyon azaltım hedefleri belirlenmesi
    • Karbonsuzlaştırma seçeneklerinin belirlenmesi ve mümkün olması halinde şirketin ürün ve hizmet portföyünde değişiklikler ve yeni teknolojilerin benimsenmesi dahil, hedeflere ulaşılması için temel adımların uygulanması

CSDDD ve Kurumsal Sürdürülebilirlik Raporlama Direktifi (CSRD)

CSDDD; Ormansızlaştırma Yönetmeliği, AB Çatışma Mineralleri Yönetmeliği, AB Piller Yönetmeliği veya Zorla Çalıştırma Yönetmeliği gibi insan haklarını ve çevreyi korumayı amaçlayan diğer güncel AB mevzuatını tamamlamaktadır. Bu düzenlemelerdeki yükümlülükler genellikle sektöre, ürüne veya konuya göre şekillense ve kapsamlar farklılık gösterebilse de CSDDD, -ilk etapta çok büyük- AB içi ve dışı şirketler için sürdürülebilirlik özen yükümlülüğüne dair genel bir yatay çerçeve oluşturmakta, AB çapında tek tip bir standart belirlemektedir. CSDDD ayrıca AB taksonomisinin bazı kriterleriyle de benzerlik göstermektedir.

Birbirleriyle oldukça yakından bağlantılı olan CSDDD ve CSRD, değer zincirinin sürdürülebilirliğini ve şeffaflığını artırma çabaları açısından birbirini tamamlayıcı niteliktedir. Her iki düzenleme de OECD ve Birleşmiş Milletler (BM) kılavuzları ile tutarlıdır. CSDDD, CSRD ile birlikte okunduğunda daha bütüncül bir anlam kazanmaktadır. CSRD sosyal ve çevresel etkiler ile risklerle fırsatların raporlanması ve açıklanmasına odaklanırken; CSDDD, bu risk ve etkilerin nasıl yönetileceğine ilişkin eylem odaklı yükümlülükler getirmektedir. Ancak, uygulama kapsamı açısından -en azından bu aşamada- CSDDD daha az sayıda şirketi içermektedir. 

CSDDD uyarınca, CSRD kapsamında geçiş planı yayımlayan şirketler için “benimseme” yükümlülüğünün yerine getirilmiş olduğu kabul edilmektedir.

Önemli Tarihler

AB üyesi devletlerin Direktif’i ulusal kanunlarına aktarmaları için 26 Temmuz 2026 tarihine kadar süreleri bulunmaktadır. AB’de faaliyet gösteren şirketler için kademeli geçiş süreci aşağıdaki gibidir.

    • 26 Temmuz 2027 tarihinden itibaren, ortalama 5.000’den fazla çalışanı olan ve dünya çapında yıllık 1,5 milyar Euro’dan fazla net ciro elde eden şirketler
    • 26 Temmuz 2028’den itibaren, ortalama 3.000’den fazla çalışanı bulunan ve dünya çapında yıllık 900 milyon Euro’dan fazla net ciro elde eden şirketler

AB dışında faaliyet gösteren şirketler için kademeli geçiş süreci aşağıdaki gibidir.

    • 26 Temmuz 2027’den itibaren, Birlik içinde yıllık 1,5 milyar Euro’dan fazla net ciro elde eden şirketler
    • 26 Temmuz 2028’den itibaren, Birlik içinde yıllık 900 milyon Euro’dan fazla net ciro elde eden şirketler 

26 Temmuz 2029’dan itibaren yukarıda tanımlananların dışında kalan şirketler de kapsama dahil olacaktır.

26 Ocak 2027 tarihine kadar, değerlendirmenin nasıl yapılacağı ile bilgi ve veri kaynaklarına yönelik kılavuzların yayımlanması öngörülmektedir. 26 Temmuz 2027 tarihine kadar ise geçiş planı, bilgi ve kaynak paylaşımı, paydaş etkileşimi gibi konulara yönelik rehber dokümanlar yayımlanacaktır.

Avrupa Komisyonu’nun 26 Temmuz 2030 tarihine kadar ve bundan sonra her üç yılda bir CSDDD’nin uygulanması ve -özellikle olumsuz etkilerin ele alınması olmak üzere- hedeflere ulaşmadaki etkinlik hakkında Avrupa Parlamentosu’na ve AB Konseyi’ne bir rapor sunması kararlaştırılmıştır. Uygun olması halinde rapora bir mevzuat teklifi de eklenecektir (KOBİ’ler üzerindeki etkiler, kapsanan şirketler, kriterler, tanımlar vb. hakkında).

Omnibus Paketi ve Güncel Gelişmeler

2025 yılının başlarında Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) Paris Anlaşması’ndan çekilmesiyle beraber Avrupa’da da bazı ülkelerin yükümlülüklerin ertelenmesi veya hafifletilmesi yönünde talepleri gündeme gelmiştir. Örneğin; Fransa hükümeti şirketler -özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler- için bürokratik yüklerin azaltılmasına ve uyumluluk yükümlülüklerinin basitleştirilmesine yardımcı olmak amacıyla, sürdürülebilirlikle ilgili bazı düzenlemelerde uygulamanın ertelenmesi ve kapsamda revizyonlar yapılması yönünde çağrıda bulunmuştur. Benzer şekilde Almanya hükümeti, özellikle küçük şirketler için CSRD raporlama yükümlülüklerinin 2 yıl ertelenmesi ve sektöre özel raporlama gerekliliklerinin ortadan kaldırılması da dahil olmak üzere önemli değişikliklerin hayata geçirilmesi için baskı yapmıştır.

Bu gelişmelerin sonucunda, 29 Ocak 2025’te yapılan bir açıklama ile rekabet gücünü yeniden kazanmak ve sürdürülebilir refahı güvence altına almak için bir AB Pusulası sunulmuştur.5 26 Şubat 2025’te ise SKDM ve AB taksonomisi dahil olmak üzere, bazı düzenlemeleri basitleştirmeye yönelik Omnibus Paketi açıklanmıştır. Söz konusu paket ile düzenlemelerin fazlalaşmasına bağlı olarak şirketlerin karşı karşıya kaldığı yüklerin ve engellerin hafifletilmesi hedeflenmiştir. AB’nin politika hedeflerinin daha maliyet etkin bir şekilde gerçekleştirilmesini sağlayacak paket ile idari yüklerde en az %25 (KOBİ’ler için %35) azalma sağlanacağı öngörülmektedir.6

Şubat ayından bu yana süregelen müzakereler neticesinde, 9 Aralık 2025’te “basitleştirme” önerilerinde Avrupa Parlamentosu ve AB Konseyi arasında geçici uzlaşı sağlanmıştır. Pakette yer alan değişiklik önerilerinden öne çıkan konular şunlardır:7

    • Raporlama zorunluluğu, en az 5.000 çalışanı ve 1,5 milyar Euro net cirosu olan şirketler için geçerli olacaktır. AB dışı ülkelerdeki şirketler için geçerli net ciro eşiği de AB’deki ile aynı olacaktır. Bu büyüklükteki şirketlerin hem gerekli kaynaklara sahip hem de değer zincirleri üzerinde en yüksek etkiye sahip olduğu, dolayısıyla durum tespiti (due diligence) süreçlerinin maliyetlerini daha kolay karşılayabilecekleri değerlendirilmiştir.
    • Tespit edilen olumsuz etkilerin detaylı değerlendirmesinde Komisyon’un teklifindeki gibi değer zincirinin tamamı kapsanmaya devam edecektir. Ancak, şirketlerin faaliyet zincirlerinde gerçekleşen veya olası olumsuz etkilerin en yüksek olduğu alanlara odaklanması öngörülmektedir. Ayrıca, birden fazla alanda benzer düzeyde risk veya etkinin söz konusu olması halinde şirketlere doğrudan iş ortaklarının önceliklendirilmesi esnekliği tanınmaktadır.
    • Tüm değer zincirini kapsayan ayrıntılı bir haritalama yapma zorunluluğu yerine daha genel bir kapsam belirleme çalışması yeterli görülmektedir. Makul ölçüde erişilebilir bilgiler temelinde değerlendirme yapılması, böylelikle küçük ölçekli iş ortakları üzerindeki bilgi talebi baskısının azaltılması amaçlanmaktadır.
    • İdari yükü azaltmak gerekçesiyle, iklim değişikliği ile mücadele kapsamında bir iklim geçiş planı benimsenmesi yükümlülüğü tamamen kaldırılmaktadır.
    • Şirketlere uygulanabilecek idari para cezaları için üst sınır küresel net cironun %5’i yerine %3’ü olarak belirlenmiştir. Bu konuda detaylı uygulama rehberlerinin Avrupa Komisyonu tarafından yayımlanması öngörülmektedir.
    • CSDDD’nin ülkelerin ulusal mevzuatına aktarılması için tanınan süre bir yıl ertelenerek 26 Temmuz 2028 tarihine çekilecektir. 
    • Kademeli geçiş yerine tüm şirketlerin yükümlülüklere tek tarihte -26 Temmuz 2029 itibarıyla- uyum sağlaması gerekecektir.

Sonraki adımda nihai metnin AB Konseyi tarafından resmen onaylanması ve Direktif’in AB Resmi Gazetesi’nde yayımlanmasından 20 gün sonra yürürlüğe girmesi beklenmektedir. Omnibus Paketi ile birlikte CSDDD’nin temel hedeflerinden geri adım atılmamakla birlikte, yükümlülüklerin daha belirgin biçimde büyük ölçekli şirketlere odaklanması ve uygulama sürecinin daha yönetilebilir hale getirilmesi amaçlanmaktadır. Bu yaklaşım, düzenleyici çerçevenin zayıflatılmasından ziyade, şirketlerin uyum kapasitesinin ve rekabetçilik kaygılarının dikkate alındığı bir yeniden ayarlama olarak değerlendirilmektedir.

Dünyada ve Türkiye’de Beklenen Yansımalar

Bugüne kadar büyük ölçüde gönüllü taahhütler, iyi uygulama örnekleri veya raporlama yükümlülükleri üzerinden ilerleyen sürdürülebilirlik yaklaşımı; CSDDD ile birlikte şirketlerin yönetişim yapıları, risk yönetimi süreçleri ve değer zinciri ilişkileri üzerinde doğrudan etkisi olan hukuki bir çerçeveye dönüşmektedir. Bu durum; şirketlerin, insan haklarının ve çevresel etkilerin iş stratejilerine nasıl entegre edileceğini, kurumsal sorumluluk anlayışının hangi araçlarla hayata geçirileceğini ve uzun vadeli dayanıklılığın nasıl sağlanacağını yeniden tanımlayan yapısal bir dönüşüme girmesini kaçınılmaz kılmaktadır.

Öte yandan mevzuata uyum sağlamak için şirketler, durum tespiti süreç ve prosedürlerinin oluşturulup işletilmesiyle ilgili geçiş maliyetlerine maruz kalabilecektir. Ayrıca, gerektiğinde değer zincirlerinde yer alan iş ortaklarını da kendi özen yükümlülüklerine uyarlamak için şirketlerin ilave harcama veya yatırımlar yapması gerekebilecektir. Bu noktada, özellikle sektör girişimleri aracılığıyla kaynak ve bilgi paylaşımı, yük paylaşımına da olanak tanıyacağından oldukça büyük öneme sahiptir. Etkin paydaş iletişimi; şirketlerin kaynaklarını bir havuzda toplamalarına, ortak hareket etmelerine ve böylece değer zincirleri genelinde anlamlı olumlu değişimleri etkilemek için güçlerini artırmalarına fırsat verecektir. Yine de şirketlerin nihai olarak kendi özen yükümlülüklerine uyumdan sorumlu olacağının unutulmaması önem taşımaktadır.  

Değer zincirlerinin tamamında sürdürülebilir uygulamaların yaygınlaştırılması şirketlerin rekabet gücünü giderek daha fazla etkilemektedir. Aynı zamanda yatırımcılar, yeni işletmelerin sürdürülebilirliğini her geçen gün daha çok göz önünde bulundurmaktadır. Bu durum, söz konusu mevzuatın şirketlerin rekabetçiliğini olumsuz etkileyebileceği tartışmalarını gündeme getirmektedir. Bununla beraber Direktif, şirketlerin üzerindeki yüklerin sınırlandırılmasının yanı sıra, AB üyesi devletlerin kamu alımlarında ve imtiyaz sözleşmelerinde ihale kriterlerinin bir parçası olarak CSDDD performansının dikkate alınabileceğini ifade etmektedir. 

Bunlara ilave olarak, özellikle çok uluslu şirketlerin değer zincirlerinin küresel yapısı nedeniyle, CSDDD’nin dünya çapındaki şirketler için de yükümlülükler doğurması beklenmektedir. Örneğin; Türkiye’de faaliyet gösteren bir şirket doğrudan Direktif kapsamına girmese bile, kapsam dahilindeki bir AB işletmesinin değer zincirinin bir parçası olması halinde bu şirketten özen yükümlülüğünü yerine getirmesi beklenebilecektir. Bu durumda Türkiye’de yer alan şirket(ler)in de değer zincirlerini ve operasyonlarını olumsuz insan hakları ile çevresel etkiler açısından değerlendirmeleri gerekebilecektir. Bu bağlamda, Türkiye’deki herhangi bir ihracatçı şirketin mevcut politikaları ve uygulamaları ile CSDDD gereklilikleri arasında bir durum analizi yapması, özen yükümlülüğü gerekliliklerini karşılaması, riskleri yönetmek ve olumsuz etkileri azaltmak için bir strateji oluşturması, kendi değer zincirindeki iş ortaklarıyla olan sözleşmelerini gözden geçirmesi kritik öneme sahip olacaktır. Dolayısıyla, ilerleyen günlerde etkili şikâyet ve iyileştirme mekanizmaları oluşturulması, çevresel ve sosyal durum değerlendirmelerinin yapılması, sera gazı emisyonlarının raporlanması, iklim değişikliğiyle mücadele ve yeşil dönüşüme yönelik yol haritaları oluşturulması gibi adımlar Türkiye’deki şirketler için daha da önemli hale gelecektir.

Potansiyel geçiş zorluklarının yanında şirketlerin değer zincirlerindeki etkileri olabildiğince erken ele alarak verimlilik, finansal performans ve uzun vadeli dayanıklılıklarını artırmaları, risklerin fırsata dönüştürülmesinde kritik bir rol oynayacaktır. Nitekim CSDDD’nin yalnızca Avrupa değil, gelişmekte olan ülkeler için de olumlu etkiler yaratması beklenmektedir. Tesisler açısından ele alındığında, değer zincirinde yer alan şirketler için sürdürülebilir yatırım, kapasite geliştirme ve destek olanaklarının daha fazla aktöre ulaşması mümkün kılınacaktır. Küresel perspektiften bakıldığında ise insan hakları ve çevre daha iyi korunurken sürdürülebilirlikle ilgili uygulamalar artacak, uluslararası standartlar daha fazla kesim tarafından benimsenecek ve nihayetinde tüm insanlar için iyileştirilmiş yaşam koşulları oluşturulabilecektir. 

Sonuç olarak, Omnibus ile gündeme gelen ve muhtemelen resmi olarak kabul görecek değişiklik önerileri yalnızca bir erteleme değil; doğru kurgulanmış, sahaya inebilen ve kurumsal süreçlere entegre edilmiş durum tespiti mekanizmaları geliştirmek açısından önemli bir fırsat sunmaktadır. Tüm şirketler için aynı takvimin geçerli olması, rekabet dengelerini korurken “ilk hareket eden” olmanın risklerini de ortadan kaldırmaktadır. Bununla birlikte, takvimin ertelenmesi hususu yanıltıcı bir konfor alanı yaratmamalıdır. 2029 yılına yaklaşıldıkça kağıt üzerinde kalan politikalar değil; uygulamada gerçekten çalışan, ölçülebilir ve denetlenebilir durum tespiti mekanizmalarının hayata geçirilmesi gerekmektedir. Bu nedenle şirketlerin, raporlamaya uyumu son ana bırakmak yerine bugünden stratejik ve operasyonel hazırlıklara başlaması kritik önem taşımaktadır.

Dipnotlar:

1) European Commission. (2022). Questions and Answers: Proposal for a Directive on corporate sustainability due diligence. Şu adresten erişilebilir: https://ec.europa.eu/commission/presscorner/detail/en/qanda_22_1146. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

2) European Union. (2024). Directive (EU) 2024/1760 of the European Parliament and of the Council of 13 June 2024 on corporate sustainability due diligence and amending Directive (EU) 2019/1937 and Regulation (EU) 2023/2859. Şu adresten erişilebilir: https://eur-lex.europa.eu/legal-content/EN/TXT/?uri=CELEX%3A02024L1760-20250417. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

3) Yukarı yönlü faaliyetler; hammaddelerin, ürünlerin veya ürün parçalarının tasarlanması, çıkarılması, imalatı, nakliyesi, depolanması ve tedariki ile ürün veya hizmetin geliştirilmesi de dahil olmak üzere, şirket tarafından mal üretimi veya hizmet sağlanmasına ilişkin faaliyetleri ifade etmektedir. Aşağı yönlü faaliyetler ise ürünlerin dağıtımı, nakliyesi ve depolanması vb. ile ilgili faaliyetleri kapsamaktadır.

4) European Union, a.g.k.

5) European Commission. (2025). An EU Compass to regain competitiveness and secure sustainable prosperity. Şu adresten erişilebilir: https://ec.europa.eu/commission/presscorner/detail/en/ip_25_339. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

6) European Commission. (2025). Questions and answers on simplification omnibus I and II. Şu adresten erişilebilir: https://ec.europa.eu/commission/presscorner/detail/en/qanda_25_615. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

7) European Council. (2025). Council and Parliament strike a deal to simplify sustainability reporting and due diligence requirements and boost EU competitiveness. Şu adresten erişilebilir: https://www.consilium.europa.eu/en/press/press-releases/2025/12/09/council-and-parliament-strike-a-deal-to-simplify-sustainability-reporting-and-due-diligence-requirements-and-boost-eu-competitiveness/. Son erişim tarihi: Aralık 2025.

 

]]>
https://escarus.com/yeni-bir-is-modeli-olarak-kurumsal-surdurulebilirlik-ozen-yukumlulugu/feed/ 0
İmalat Sanayiinde Su Kullanımı https://escarus.com/imalat-sanayiinde-su-kullanimi/ https://escarus.com/imalat-sanayiinde-su-kullanimi/#respond Mon, 01 Dec 2025 14:59:31 +0000 https://escarus.com/?p=110426

İmalat sanayiinde su tüketimi, faaliyet alanına ve kullanılan teknolojiye göre farklılık göstermektedir. Özellikle gıda, tekstil, giyim, kâğıt, kimya, petrol rafinasyonu, metal ve mineral ürünleri gibi sektörler üretim süreçlerinde doğrudan su kullandıkları için, suya bağımlılığı en yüksek sektörler arasında yer almaktadır. Bu sektörler için su yalnızca bir üretim girdisi değil, aynı zamanda iş sürekliliğinin sağlanmasında stratejik bir kaynaktır.1 İklim değişikliğinin etkisi ile su kaynaklarındaki değişimler (artan kuraklık, düzensiz yağış) üretim için gereken suyun teminini zorlaştırmaktadır. Aynı zamanda, suyun kalitesi ve miktarındaki farklılaşmalar, sanayi tesisleri için hem operasyonel risk hem de ilave maliyet oluşturmaktadır.2 Tüm bu etkilere ilave olarak, endüstriyel su kullanımı; suyun pompalanması, arıtılması ve taşınması gibi süreçlerde yüksek enerjiye ihtiyaç duyduğu için işletmelerin karbon ayak izini de artırmaktadır.3 Bu hususlar dikkate alındığında, sanayi sektörleri için “su” artık sadece bir üretim girdisi değil, iklim stratejileri ve kaynak yönetişimi açısından kritik bir parametre haline gelmiştir. Bu durum artan nüfus ve iklim değişikliği sebebiyle zaman geçtikçe etkisini artıracak, halihazırda “küçük bir kısmı” kullanılabilir olan tatlı su kaynaklarına erişimi kısıtlayarak zorlaştıracaktır. Tatlı su kaynaklarının neden “küçük bir kısmı”nın kullanılabildiğini açıklamak için şu verilere göz atmak yeterli gelecektir:

  • Dünyada mevcut su miktarı yaklaşık 1.400 milyon km3’tür. Bu miktarın büyük bir kısmını oluşturan %97,5’lik kısım okyanus ve denizlerde bulunan tuzlu sudur. Geriye kalan %2,5 oranındaki tatlı suyun tamamına yakını yeraltı sularında ve Antarktika ve Grönland gibi kutup bölgelerinde buz örtüsü halinde depolanmıştır.
  • Ulaşılması en kolay tatlı su kaynakları yüzeysel sulardır. Bu kaynaklarda depolanmış tatlı su, toplamın yalnızca %0,26’sını oluşturmaktadır. Dünyadaki yenilenebilir nitelikte ve sürdürülebilir bir şekilde kullanılabilecek özelliğe sahip sular, toplam su miktarının %0,007’si mertebesindedir. Bu miktar yaklaşık 100.000 km3 değerindedir.4

Bir ülke veya bölgedeki su kıtlığının seviyesini ölçmek için 1989 yılında İsveçli su uzmanı Malin Falkenmart tarafından geliştirilen Falkenmark Endeksi kullanılmaktadır. Falkenmark Endeksi, mevcut su kaynaklarının nüfusa oranlanmasıyla hesaplanmaktadır. Endekse göre, bir ülkede kişi başına yıllık su arzının 1.700 m3 altına düşmesi su stresini işaret etmektedir. Su arzı miktarının 1.000 m3 altında olması su kıtlığı, 500 m3 altında su arzı ise mutlak su kıtlığı olarak ifade edilmektedir.5 Türkiye için 2020 yılında Falkenmark Endeksi 1347 m3/kişi.yıl hesaplanmıştır. Bu değer, Türkiye’nin su stresi yaşayan bir ülke olduğunu göstermektedir. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2030 yılında nüfusun 100 milyona ulaşacağı varsayımıyla Falkenmark Endeksi’ni 1.120 m3/kişi.yıl olarak öngörmektedir. Bu öngörü, Türkiye’nin su kıtlığı sınırına yaklaştığını ortaya koymaktadır.6

Havza yönetimi, doğal sınırlarla belirlenen bir bölgedeki su kaynaklarının doğru kullanılması ve korunması ile bölgedeki riskin, kirliliğin ve sorunların önlenmesini kapsayan çalışmaları ifade etmektedir. Bu yaklaşım, özellikle iklim değişikliğinin su kaynakları üzerindeki baskısını artırdığı günümüzde, suyun sürdürülebilir şekilde yönetilebilmesi için dünyada yaygın olarak benimsenmektedir.  Avrupa Birliği’nin (AB) 2000 yılında yayımladığı Su Çerçevesi Direktifi (Water Framework Directive)7, havza bazlı yaklaşımı temel almaktadır. Bu direktif; havza bazlı yaklaşımların geliştirilmesiyle su kaynaklarının tahribatını önlemeyi, mevcut kaynakları koruyup iyileştirmeyi, sürdürülebilir su kullanımını teşvik etmeyi, sucul ekosistemleri etkin biçimde korumayı ve kirliliği azaltmayı hedeflemektedir. AB; iklim değişikliği, artan nüfus, yükselen su talebi ve kirlilik gibi baskıların yoğunlaşması nedeniyle Su Çerçevesi Direktifi’nin etkisini pekiştirmek amacıyla 2025 yılında Avrupa Su Direnci Stratejisi’ni (European Water Resilience Strategy) yayımlamıştır.8 Strateji, karşılaşılan zorluklarla başa çıkmayı, havzalarda su döngüsünü iyileştirip korumayı, herkes için temiz ve erişilebilir suyu güvence altına almayı ve Avrupa’da sürdürülebilir, dirençli, akıllı ve rekabetçi bir su ekonomisi oluşturmayı hedeflemektedir.

Türkiye’de su kaynaklarının üzerindeki baskının giderek artmasıyla, suyun doğru ve uzun vadeli planlarla yönetilmesi kritik hâle gelmiştir. Ülkemizde de AB’deki yaklaşıma benzer şekilde, yeraltı ve yerüstü su kaynakları esas alınarak havza bazlı su yönetimi uygulanmakta olup bu doğrultuda ülkemiz 25 havzaya ayrılmıştır. Havza yönetimine dair çalışmalar Tarım ve Orman Bakanlığı koordinasyonunda sürdürülmektedir. Günümüzde 25 havzanın 12’si için nehir havza yönetim planları, 10’u için havza koruma eylem planları, 9’u için ise sektörel su tahsis ve eylem planları oluşturulmuştur. Eylem planlarının bir kısmı güncelliğini korurken diğer bir kısmının güncellenmesi gerekmektedir. İlave olarak, sektörlerde su verimliliğinin yaygınlaştırılması amacıyla 2023-2033 yıllarını kapsayan “Değişen İklime Uyum Çerçevesinde Su Verimliliği Strateji Belgesi ve Eylem Planı” hazırlanmıştır.9 Söz konusu çalışma kapsamında su kullanımına yönelik mevcut durum, ulusal ve uluslararası mevzuat incelenmiş ve dünyaca kabul görmüş su verimliliği uygulamaları değerlendirilmiştir. Tüm bu çalışmaların sonucunda sektörlerde suyun verimli kullanılmasına yönelik stratejiler ve eylemler ile sorumluluk yüklenecek ve iş birliği yapılacak kurum ve kuruluşlar belirlenmiştir.

Bu çalışmalar, su kaynaklarının korunması ve yönetimine dair temel ilkeleri belirlese de günümüz ihtiyaçlarını karşılayacak kapsamlı bir su kanununun çıkarılması hâlâ büyük önem taşımaktadır. 2011 yılında ilk taslağı görüşe açılan Su Kanunu’nda yer alan kullanılmış suların yeniden kullanılması, su kaynakları için ayrı kalite standartlarının belirlenmesi, su kullanımının önceliklendirilmesi ve su tahsisinin en fazla 29 yıla kadar yapılabilmesi gibi konular sanayi tesislerini yakından ilgilendirmektedir. İklim Kanunu’nun 2025 yılı içerisinde yayımlanması ile, iklim konularıyla çok yakından ilgili olan Su Kanunu’nun çıkarılması da kaçınılmaz hale gelmiştir.  Nitekim Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı tarafından yayımlanan ve 2024-2028 dönemini kapsayan On İkinci Kalkınma Planı’nda Su Kanunu’nun ivedilikle çıkarılması gerektiği belirtilmiştir.10 Ayrıca 2025 Yılı Cumhurbaşkanlığı Programı’nda, kanunun aynı yıl içinde yürürlüğe gireceği ifade edilmiştir.11 Buna karşılık, 2026 Yılı Cumhurbaşkanlığı Programı’nda Su Kanunu’na ilişkin herhangi bir ifadeye yer verilmemiştir.12

Su kullanımı, sanayi tesisleri tarafından bedeli diğer giderlerin yanında ihmal edilen bir kalem olsa da mevzuat yükümlülüklerinin artması ve suya erişimin giderek zorlaşması, sanayi tesislerinde suyun sistematik ve bütüncül bir bakış açısıyla yönetilmesi gerektiğini ortaya koymuştur. Artık su yönetiminin yalnızca çevresel bir sorumluluk olmadığı, aynı zamanda iş sürekliliğini, operasyonel verimliliği ve kurumsal dayanıklılığı doğrudan etkileyen kritik bir parametre olduğu net biçimde anlaşılmıştır.

Sanayi tesislerinde olası bütün riskleri kapsayacak etkin bir su yönetimi için, aşağıdaki hususların dikkate alınması önemli görülmektedir:

  • Üretimin su ihtiyacını ve atık su potansiyelini ortaya koymak amacıyla miktar ve karakterizasyon bilgilerini içeren su ve atık su haritasının çıkarılması, su dengesinin kurulması,
  • Su kullanımı, kaçaklar, geri kazanım oranı gibi metriklerin ölçülmesi ve gösterge bazlı performans izlemelerinde veri temelli yaklaşımın benimsenmesi,
  • Su ile ilgili risk ve fırsatların belirlenerek dayanıklılığı artıran eylem planlarının ortaya konulması,
  • Mevcut en iyi teknikler ve sektörel iyi uygulamalar dikkate alınarak su verimliliği için proseslerle bütünleşmiş çözümlerin geliştirilmesi,
  • Su tasarrufunun mümkün olmadığı atık sular için atık su geri kazanımı sistemlerinin kurulması,
  • Mevcut su kaynaklarının kalitesinin korunarak gelecekte de su kaynağı olarak kullanılabilmesi için atık suların mevcut en iyi tekniklerle arıtılarak kirlilik yükünün azaltılması,
  • Yukarıda belirtilen hususlar doğrultusunda su stratejisinin oluşturulması, yıllara sari hedefler konulması, kuraklık riskine karşı alternatif su kaynaklarının belirlenmesi,
  • Yapılan tüm çalışmalar sonucunda su tüketim ve geri kazanımın hedeflerinin yer aldığı su politikasının hazırlanması, bu politikanın üst yönetim tarafından sahiplenilmesi ve tüm çalışanlara anlatılması,
  • Faaliyet gösterilen havzanın su riskini içeren içsel su fiyatının belirlenmesi ve bu fiyatın yatırım, geri dönüş süresi ve OPEX hesaplamalarında kullanılması.

Suyun yoğun olarak kullanıldığı sektörlerde yer alan iyi uygulamalara bakıldığında, suyun üretim süreçleriyle entegre olacak şekilde yönetildiği görülmektedir. Ortak yaklaşımlar arasında; ölçüm altyapısının kurulması, detaylı su haritalamasının yapılması, soğutma suyu kayıplarının azaltılması ve proseslerde kapalı devre döngülere geçilmesi yer almaktadır. Atık suyun ileri arıtma ile yeniden kullanımı ise, tüm iyileştirmelere rağmen azaltılamayan atık su miktarının yönetilmesinde başvurulan bir yöntemdir. Ayrıca, tedarikçilerle birlikte su performansının iyileştirilmesi, yerel su kaynaklarını korumaya yönelik paydaş iş birliklerinin geliştirilmesi ve su verimliliğinin şirket hedeflerine entegre edilmesi de bu şirketlerin ortak yaklaşımları arasında yer almaktadır. Bu uygulamaların birleşmesiyle hem operasyonel maliyetlerin hem de suya bağlı iş sürekliliği risklerinin azaltıldığı kapsamlı bir su yönetimi modeli ortaya çıkmaktadır.

Su yönetimi açısından seçilmiş bazı başarılı örneklere aşağıda yer verilmektedir:

  • BASF, su stresi olan bölgelerdeki tüm üretim tesislerinde sürdürülebilir su yönetimini uygulamaya yönelik hedefler belirlemiş ve 2030 yılına kadar tesislerinin %90’ında bu çerçevede uygulamalar geliştireceğini taahhüt etmiştir. Tüm tesislerini kapsayacak şekilde su dengesini kuran şirket, faaliyetlerinde su kullanımını azaltmayı öncelikli konu olarak belirlemiştir. Özellikle üretim altyapısında değişiklik söz konusuysa, şirket, tesislerin faaliyet gösterdiği su havzalarında durumu düzenli olarak değerlendirmekte ve havza üzerindeki etkisini incelemektedir. Şirketin sürdürülebilir su yönetimine yönelik taahhüdü değer zincirini de kapsamaktadır. Tedarik zincirinde sürdürülebilirliği artırmak için değerlendirmelerde yetersiz performans gösteren tedarikçilere odaklanan BASF, 2030 yılına kadar bu tedarikçilerin %80’inin sürdürülebilirlik performanslarını iyileştirmesini beklemektedir. İcra Kurulunda sürdürülebilirlikle ilgili performans değerlendirme ve ücretlendirme sistemi tesis eden şirket, ödül sistematiği için ayrılmış olan bütçenin %25’ini sürdürülebilirlikle ilgili çalışmalara ayırmıştır.13
  • Arçelik, 2030 yılına kadar 2024 yılına göre ürün başına su tüketimini %10, 2040 yılına kadar %25 azaltmayı hedeflemektedir. Ayrıca, atık su deşarjını 2030 yılına kadar %10, 2040 yılına kadar %25 azaltma taahhüdünde bulunmuştur. Su risklerine uyum planı kapsamında, 2030 ve 2040 yılları için tüm üretim tesislerinde su geri kazanım ve yeniden kullanım oranını sırasıyla %25 ve %35’e çıkarmayı hedeflemektedir. Değer zincirinde ise, kritik tedarikçilerinden su çekim miktarlarını, deşarj verilerini ve 2030 hedeflerini talep etmektedir. Arçelik, satın alma hacminin %90’ını oluşturan tedarikçileriyle temas kurarak onların 2030’a kadar suyla ilgili hedefler belirlemelerini teşvik etmiştir. Buna ek olarak şirket, 2024 yılı Entegre Raporu’nda, su tüketiminin azaltılmasına yönelik hedeflerin genel müdür ve genel müdür yardımcısı seviyesinde takip edildiğini ifade etmiştir. Su verimliliğine yönelik çalışmalarında ise atık su geri kazanımına, yeniden kullanımına ve yağmur suyunun toplanmasına odaklanmıştır.14
  • H&M Grup, 2030 yılına kadar 2022 yılına göre net su tüketimini %30 azaltmayı hedeflemektedir. Su yönetiminde en iyi uygulamaları hayata geçirmek için kritik tedarikçileriyle yakın iş birliği geliştirmektedir. Bangladeş, Çin, Hindistan, Türkiye ve Vietnam’da yerel su uzmanlarıyla çalışarak tesislere ve bölgeye özgü su hedefleri belirlenmesini sağlamaktadır. 2024 yılında Arvind ve Chorka Textile tesislerinde susuz boyama gibi yenilikçi teknolojilere yatırım yapan şirket; su, enerji ve kimyasal kullanımının yanı sıra emisyonların azaltılmasına katkı sağlamaktadır.15

İçinde bulunduğumuz koşullarda su kullanımı ve yönetimi, sanayi tesisleri için giderek daha stratejik bir başlık haline gelmektedir. Su, artık üretimin sıradan bir girdisi olmaktan çıkarak iklim değişikliğiyle doğrudan ilişkili stratejik bir kaynağa dönüşmektedir. İklim değişikliği suya erişilebilirliği azaltmaktadır. Mevcut şartlar, endüstriyel faaliyetlerin de bu eğilimden etkileneceğini göstermektedir. Su kullanımını analiz etmek, azaltmak, verimli hale getirmek ve eşzamanlı olarak alternatif kaynakları değerlendirmek, sağlayacağı çeşitli çevresel faydaların yanı sıra endüstriyel işletmelerin rekabet güçlerini korumalarını ve teknik riskleri yönetmelerini mümkün kılacaktır.

Dipnotlar:

1) Yetiş, Ü. ve Çapar, G. (2018). Sanayide Su Verimliliğinin Ülkemizdeki Durumu. Anahtar, Haziran 2018, ss.19-29. Şu adresten erişilebilir: https://suyonetimi.ankara.edu.tr/wp-content/uploads/sites/88/2018/10/Anahtar-Dergisi-Sanayide-Su-Verimlili%C4%9Finin-%C3%9Clkemizdeki-Durumu.pdf. Son erişim tarihi: Kasım 2025.

2) Bradley, R. (2025). How Firms Can Build Compliance, Resilience for Water and Climate Risk. EY. Şu adresten erişilebilir: https://www.ey.com/en_us/insights/climate-change-sustainability-services/navigating-water-related-climate-risks. Son erişim tarihi: Kasım 2025.

3) İstanbul Sanayi Odası. (2024). İklim Değişikliği ve Su Yönetimi: Sanayi Sektörü Raporu. Şu adresten erişilebilir: İSO_Su_Raporu_2024_Ana_Rapor_Final_1_DİJİTAL-12286.pdf. Son erişim tarihi: Kasım 2025.

4) Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı (ÇŞİDB). Su Eğitim Sunumu. Şu adresten erişilebilir: https://webdosya.csb.gov.tr/db/bolu/icerikler/su-20180222083149.pdf. Son erişim tarihi: Kasım 2025.

5) Gökçe, N. (2018). Küresel Su Stresi ve Ölçüm Yöntemleri. Bulletin of Economic Theory and Analysis, 7(1), ss.189-208. Şu adresten erişilebilir: https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/2429390. Son erişim tarihi: Kasım 2025.

6) Çapar, G. (2019). Su Kaynakları Yönetimi ve İklim Değişikliği. İklim Değişikliği Eğitim Modülleri Serisi 8. Şu adresten erişilebilir: https://suyonetimi.ankara.edu.tr/wp-content/uploads/sites/88/2019/10/%C4%B0klim%C4%B0N-Projesi-E%C4%9Fitim-Serisi-Mod%C3%BCl-8.pdf?utm_source=chatgpt.com. Son erişim tarihi: Kasım 2025.

7) European Union. (2000). Directive 2000/60/EC of the European Parliament and of the Council of 23 October 2000 Establishing a Framework for Community Action in the Field of Water Policy. Şu adresten erişilebilir: https://eur-lex.europa.eu/eli/dir/2000/60/oj/eng. Son erişim tarihi: Kasım 2005.

8) European Commission. (2024). Water Resilience Strategy. Şu adresten erişilebilir: https://commission.europa.eu/topics/environment/water-resilience-strategy_en. Son erişim tarihi: Kasım 2005.

9) Resmî Gazete. (2023). Genelge: Su Verimliliği Strateji Belgesi ve Uyum Planı (2023-2033), Sayı: 32180, 04.05.2023. Şu adresten erişilebilir: https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2023/05/20230504-6pdf. Son erişim tarihi: Kasım 2025.

10) Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı (SBB). (2023). On İkinci Kalkınma Planı Su Yönetimi Özel İhtisas Komisyon Raporu. Şu adresten erişilebilir: https://www.sbb.gov.tr/wp-content/uploads/2025/08/Su-Yonetimi-OIK-Raporu_01082025.pdf.   Son erişim tarihi: Kasım 2025.

11) SBB. (2024). 2025 Yılı Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı. Şu adresten erişilebilir: https://www.sbb.gov.tr/wp-content/uploads/2024/11/2025-Yili-Cumhurbaskanligi-Yillik-Programi-05112024.pdf. Son erişim tarihi: Kasım 2025.

12) SBB. (2025). 2026 Yılı Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı. Şu adresten erişilebilir: https://www.sbb.gov.tr/wp-content/uploads/2025/10/2026-Yili-Cumhurbaskanligi-Yillik-Programi.pdf. Son erişim tarihi: Kasım 2025.

13) BASF. (2024). Sürdürülebilirlik Raporu. Şu adresten erişilebilir: https://report.basf.com/2024/en/combined-managements-report/consolidated-sustainability-statement/environment/e3-water.html#sublevel-content-section-3. Son erişim tarihi: Kasım 2025.

14) Arçelik. (2024). Entegre Rapor Şu adresten erişilebilir: com/media/l45fvla4/arcelik-er-2024-tr_.pdf. Son erişim tarihi: Kasım 2025.

15) H&M Group. (2024). Sürdürülebilirlik Raporu. Şu adresten erişilebilir: https://hmgroup.com/wp-content/uploads/2025/03/HM-Group-Annual-and-sustainability-report-2024.pdf Son erişim tarihi: Kasım 2025.

]]>
https://escarus.com/imalat-sanayiinde-su-kullanimi/feed/ 0