Escarus

Bir Kavramın Haysiyetini Korumak: Sürdürülebilirlik

Paylaşım TarihiEylül 28, 2023

Sonradan filme de çekilen ve büyük usta Umberto Eco tarafından kaleme alınan “Gülün Adı” romanında Baskerville’li rahip William, çömezi Adso’ya şu unutulmaz nasihati verir: “Gerçek uğruna ölmeye hazır olanlardan kork Adso; çünkü onlar genellikle birçok başka insanı kendileriyle birlikte ölmeye sürüklerler; bazen kendilerinden önce, bazen de kendilerinin yerine.”1 Gerçek uğruna bu kadar gözü kara hareket edebilecek olanlar, ancak kendi gerçekliğinden çok büyük oranda emin bulunan “kesin inançlılar”dır.2 Oysa modern pratik akıl ve -en azından Kant’tan beri- o aklın üzerinde yükseldiği felsefî birikim, bilginin kendisinden değil bilmenin yönteminden emin olmak gerektiğini fısıldar bize. Yani esas olan, bilginin kesinliğine körü körüne inanmak değil, o bilgiyi edinmek için gösterilen entelektüel çabanın derinliğine ve sahiciliğine güvenmektir.

Sürdürülebilirlik kavramının tarihsel gelişimini düşünürken ilk olarak bu saptamayı yapmak istedim; çünkü Ukrayna’nın askeri ve lojistik kabiliyetlerinden küresel ekonomik göstergelere, milli futbol takımının oyun sisteminden 2. Abdülhamid’in eğitim reformuna kadar maşallah her konuda uzman olan bazı popüler ekran yorumcularının sürdürülebilirlik kavramına da -üstelik incitici derecede vulger bir retorikle- el attığını müstehzi bir tebessümle izliyorum.

Dünyadaki bütün insanlar için geçerli, ama son zamanlarda olup bitenler özelinde bizim ülkemizdeki bazı insanlar için daha fazla geçerli kadim bir sorun var: “Hakikat hep burnumuzun ucundadır, ama biz onu ancak hazır olduğumuzda görürüz.”3 İşin aslı odur ki birçok durumda gerçeğe ulaşmak için ansiklopediler karıştırmak, zorlu bilimsel makaleleri taramak, felsefî fragmanların karmaşıklığında kulaç atmak gerekli değildir. Yapılacak iş çok daha basittir; kafayı kaldırmak ve olguya dayalı sorular sormak… Örneğin iklimin değişip değişmediğini merak eden bir kimse için takip edilebilecek yollardan birisi; yüzlerce yazar tarafından kaleme alınan, binlerce kişinin görüş verdiği ve üzerine değerlendirme yaptığı, 14 binden fazla atıf içeren IPCC’nin 1. Çalışma Grubu raporunu okumaktır. Buna vakti, tahammülü ya da enerjisi olmayan kişiler için ise çok daha basit bir yol mevcuttur: Türkiye’nin farklı coğrafyalarındaki üç köye gidip yaşı yetmişin, mümkünse de seksenin üzerinde olan ihtiyarlara iklimin değişip değişmediğini sormak… Alınacak cevaplar -olguya ve uzun süreli gözleme dayalı oldukları için- çoğu durumda bilimsel raporlar kadar kıymetlidir.

Elbette ki sürdürülebilirliğin herkes tarafından konuşulması, tartışılması ve olabildiğince içselleştirilmesi (ya da kritik edilmesi) yönündeki çabaları memnuniyetle karşılıyorum. Sürdürülebilirliğin neyi içerdiği ve hangi şartlarda mümkün kılınabileceği konusunda tek bir perspektif, tek bir yaklaşım, tek bir çözüm olamayacağının da farkındayım; dolayısıyla -bu başlık özelinde- gerçeği tekelinde tutma iddiasına sahipmiş gibi bir izlenim vermekten ihtimamla sakınıyorum. Ve fakat, disiplinler arası bir söylem/yöntem ortaklığının ve özünde felsefi bir itirazın adı olan sürdürülebilirlik kavramının naehil ellerde heder edilmesi girişimlerine sessiz kalmama hakkımı da mahfuz tutuyorum. Biri sürdürülebilirliği küçümseyenler ve ona dudak bükenler, diğeri de sürdürülebilirliği her şeyin içine “sos” niyetine dökerek kavramın ağırlığını eksiltenler olmak üzere iki zümre var ki, kendilerine olan köklü itirazımı işbu yazıyla kısaca ifade etmek isterim.

Önce Tanım ve Basitleştirilmiş Kavramsal Çerçeve

Tartışmaya mesnet sunması bakımından öncelikle sürdürülebilirliğin fikri ve felsefi arka planı ile ilgili çok kısa bir tespiti aktarmalıyım: Sürdürülebilirlik, insanlığın yeryüzüyle ve tabiatla bozulmuş ilişkisini tamir etmek, aynı zamanda ulaşılan konfor seviyesini kaynakların sınırlılığını dikkate alarak korumak, bütün bunları yaparken de -meselenin odağında insan ve ekosistemler olduğu için- insan topluluklarının kırılganlığını azaltmak yönünde bir tutum alıştır; hareket noktası bu postülalar olan teknik, ekonomik, sosyolojik ve aynı zamanda pragmatik bir çözüm arayışıdır.

Konu; sanayileşmeyle başlayan yeni düzenin, bilimin “techné”yi içine aldığı 1850’ler sonrası sınaî sistemin4, kitleselleşirken eşzamanlı biçimde yeknesaklaşan üretim pratiklerinin, ulaştırma sektöründeki muazzam dinamizmin ve ona bağlı olarak derinleşen ticaret hacminin, -özellikle son yarım asırda- köklü biçimde evrilen tüketim alışkanlıklarının/kalıplarının, en nihayet dijital teknolojiler kaynaklı paradigma değişikliğinin dikkatle ve suhuletle masaya yatırılmasını gerektiren bir konudur. Bir tarafta bu büyük dönüşümün5 sağladığı yaşam kolaylığı, artan konfor, çeşitlenen gıdalar, azalan bebek ölümleri, uzayan ömürler ve sayamayacağımız onlarca fayda; diğer tarafta kaynakların hızla tükenmesi, yoğunlaşan çevresel tahribat, son yıllarda artan bir frekans ve yıkıcılıkla yaşanan doğal felâketler…

İşte sürdürülebilirlik; bütün bu fayda ve maliyetlerin bilançosunu çıkarmayı, insanlığın -en azından temel ihtiyaçlar açısından- eriştiği konfor düzeyini düşürmeden çevresel yıkımı azaltmayı, mümkünse durdurmayı, kaynak israfını sınırlamayı, insan türünün bir “taşıma kapasitesi” sorunuyla yüzleşmemesi için tedbirler almayı ve asgari refahı olabilecek en geniş toplumsal kesimlere yaygınlaştırmayı (“kimseyi geride bırakmamayı”) va’z eden bir ilkeler silsilesidir. Bu ilkelerin şirketlerden devletlere, örgütlerden bireylere farklı sorumluluklar önerdiği açıktır.

Komplo Teorisi Ciddi İştir, Emek İster!

Çok geniş ve farklı disiplinlerden (mühendislik, tarih, ekonomi, çevrebilimi, finans, meteoroloji, sosyoloji vb.) çok sayıda yaklaşımın, kritiğin ve çerçevenin ortak bir havuzda toplandığı sürdürülebilirliğin hakkıyla anlaşılabilmesi için Meadows’tan Bramwell’e, Schumacher’den Bookchin’e, Lovins’ten Capra’ya onlarca değerli yazarın yaklaşımını tetkik etmek, bunlar yetmez, temel mühendislik uygulamalarını ve hiç olmazsa termodinamik kanunlarını bilmek, bunlar da yetmez, ekonomi tarihi ile finans alanında en azından işin sürükleyici faktörlerini kavrayacak ölçüde malumat ve öngörü sahibi olmak gerekir.

Tam da bu yüzden, fit-küp ile metreküp arasındaki farkı bilmeyen bazı sözüm ona strateji uzmanlarının önlerine açtıkları dünya haritalarının üzerine doğal gaz boru hattı güzergâhı çizerek ahkâm kesmeleri gibi, son zamanlarda iklim değişikliği ile sürdürülebilirliği birbirinin yerine kullanacak kadar konudan bihaber ve kerameti kendinden menkul bazı nevzuhur uzmanların; sürdürülebilirlik arayışlarını küresel bir komploya bağladıklarını, en samimi sürdürülebilirlik çabalarını bile tahfif ettiklerini üzülerek gözlüyorum.

Mesele uzun, anlatılacak bahis çoktur; ama sözü uzatmadan söylemek evlâdır. Temel sera gazlarını, bunların çarpan etkilerini, atmosferik sıcak bölge yoğunlaşmalarını, küre genelinde aşırı iklim olaylarının sayısındaki üstel (exponansiyel) artışları, başlıca enerji metriklerini, enerji değer zincirlerindeki dalgalanmaları, küresel cevher rezerv miktarlarını, hurda malzeme satışındaki ticaret sınırlamalarını, mikro-plastikleri, karbon-elyaf başta olmak üzere malzeme bilimindeki gelişmeleri ve sürdürülebilirlik konuşulurken bir şekilde atıf yapılacak nice diğer hususları bilmediği halde son derece sofistike meseleleri bir kısa paragraftan ibaret komplo teorileri ile açıklayanlara iki uyarı cümlesi ile karşılık vermek zaruridir:

1) Komplo teorisi ciddi iştir, emek ister, nüanslara özen göstermek ister, en azından birazcık makuliyet ister; tam da bu yüzden, iklim değişikliğine “martaval” ve sürdürülebilirliğe “çelik-çomak” diyenlerin tavrı, en hafif tavırla laubaliliktir.

2) Cehlin ol mertebesi sehl olmaz / Kesbsiz tâ bu kadar cehl olmaz.6

Kavramı Enflasyona Kurban Vermemek

Kök itibarıyla “daimî olma yeteneği” anlamına gelen sürdürülebilirliğin, işletmelerin yarınlara güçlü biçimde kalması ve nesiller boyu ayakta durması gibi bir çağrısı/çağrışımı olduğu doğrudur. Buradaki kullanım, sosyal güvenlik sistemiyle ilgili analizlerde sıklıkla rastlanan “sürdürülebilir aktüeryal denge” terimindeki göndermeyle benzerlik taşır ve bu yönüyle de terimin meşru bir işlevi vardır. Ancak sürdürülebilirlik, yukarıda kısaca temas edildiği üzere, sadece bu çağrışıma indirgenemeyecek geniş ve kapsamlı bir içeriğe sahiptir.

İşletmelerin güçlü biçimde istikbale taşınması sürdürülebilirlik arayışının bir sonucudur; ama o işletmenin faaliyet gösterdiği toprak parçasının (daha geniş bir bakışla coğrafyanın, habitatın ve gezegenin) daha iyi şartlarda istikbale taşınması; dahası, o toprak parçası üzerinde yaşayan insanların iyi olma hallerinin (refah ve esenliklerinin) artırılması ve bu yeni seviyenin kalıcı kılınması da sürdürülebilirliğin parçasıdır.

Sürdürülebilirliği yukarıdaki kavramsal çerçeve içinde değerlendirdiğimizde, son zamanlarda örneklerine sıklıkla rastladığımız “sürdürülebilir makyaj seti” türünden yeni kullanım biçimlerine karşı uyanık ve tetikte bulunmanın neden zorunlu olduğu daha iyi anlaşılır. Biliyorum ki “içselleştirilmiş olanın değil görselleştirilmiş olanın rağbet bulduğu bir çağda yaşıyoruz”7, ama yine de henüz itibarını kaybetmemiş az sayıdaki mutena kavramdan biri olan sürdürülebilirlik için görselleştirme yerine içselleştirme çabasını sergileyebiliriz.

Buradaki örnekte ismi (“makyaj seti”) tanımlayan sıfatın (“sürdürülebilir”) anlam boşalmasına uğramaması için, iyi düşünülmemiş bu pazarlama sloganını üretenlere birçok soru yöneltilmelidir: 1) İlgili seti üreten firma; emisyon kontrolü, enerji verimliliği, atık yönetimi, tasarruflu su kullanımı gibi konularda ne kadar mesafe kat etmiştir? 2) Döngüsel ekonomi ilkelerine ne ölçüde riayet etmiştir? 3) Ürünlerin tasarım aşamasında (ambalaj ve etiket bileşenleri dahil) çevresel hassasiyetleri gözetmiş midir? 4) Çalışanlarının yasal ve meşru hakları açısından ne kadar duyarlı olmuştur? 5) İçinde bulunduğu topluma karşı sorumluluklarını ne ölçüde yerine getirmiştir?

Bu soruların tümüne olumlu cevaplar verilmiş olması henüz meseleyi çözmemektedir ve ilâve soruların sorulması elzemdir: 1) Makyaj setinde yer alan ürünlerin içindeki kimyasalların etkileri iyi araştırılmış mıdır? 2) Bu kimyasalların insan cildi üzerinde kalıcı hasarlar bırakmadığı kesin midir? 3) Mümkün olan durumlarda organik malzeme ve bileşiklerin formüllere dahil edilmesi için bir çaba gösterilmiş midir?

Soruları uzatmak mümkün ama gereksizdir. Buradaki esas mesaj, sıfat’ın ağırlığını muhafaza etmektir. Bilindiği üzere bir kavramın çokça ama özensiz kullanımı, o kavramın değerini düşürür; tıpkı kalp paraların piyasaya sürülmesinin er geç enflasyona yol açması gibi… O yüzden, büyük bir evrensel birikimin ürünü olan ve aynı zamanda ulusal ölçekteki birçok sorunumuzun kavşak noktası niteliği taşıyan sürdürülebilirlik kavramının pervasız ve itinasız kullanımına karşı el birliği etmek, o kavramın yapıcı niteliğine inanan bütün duyarlı zihinlerin görevi olmalıdır

Dipnotlar:
1) Eco, Umberto. (1999). Gülün Adı, Çev. Şadan Karadeniz, 10. Baskı, İstanbul: Can Yayınları, s.552.
2) Terimle ne tür bir adanmışlığın kast edildiğinin anlaşılması için bkz. Hoffer, Eric. (1980). Kesin İnançlılarKitle Hareketlerinin Anatomisi, Çev. Erkil Günur, 3. Baskı, İstanbul: Tur Yayınları (Yüksel Matbaası).
3) Yıldırım, Nermin. (2017). Dokunmadan, İstanbul: Hep Kitap, s.257.
4) Fazlıoğlu, İhsan. (2020). Soruların Peşinde, 2. Baskı, İstanbul: Ketebe Yayınları, s.124.
5) Burada ezber bozan ekonomi tarihçisi Polanyi’nin yapısalcı bir analizle toprak, işgücü ve sermayedeki dönüşümleri anlatan ufuk açıcı kitabına gönderme yapılmaktadır: Polanyi, Karl. (1944). Great Transformation: The Political and Economic Origins of Our Time, New York: Farrar & Rinehart Inc.
6) Nev’izâde Atâyi’ye ait bu beytin günümüz Türkçesindeki karşılığı yaklaşık şöyledir: Bu kadar cehalet kolaylıkla mümkün olmaz / Böylesi bir cehalet için çok çalışıp çabalamak gerektir.
7) Bekiroğlu, Nazan. (2017). Yerli Yersiz Cümleler, İstanbul: Timaş Yayınları, s.110.

Dr. Kubilay Kavak

Dr. Kubilay Kavak