Escarus

Sürdürülebilirlikte Zor Kararlar: Her Çözüm Gerçekten Sürdürülebilir mi?

Paylaşım TarihiEkim 9, 2026

Sürdürülebilirlik, günümüzde çevresel etkilerin azaltılmasının ötesinde ekonomik, sosyal ve yönetsel boyutları da içeren çok boyutlu bir değerlendirme alanı sunmaktadır. Sürdürülebilirliğin yönlendirici bir perspektif olarak kalkınma faaliyetleri ile olan ilişkisi de artık aynı kavramsal düzlem üzerinden tanımlanmaktadır. Nitekim Birleşmiş Milletler 2030 Gündemi de Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarının “bütünleşik ve bölünmez” olduğunu ve sürdürülebilir kalkınmanın ekonomik, sosyal ve çevresel olmak üzere üç boyutu arasında denge kurulması gerektiğini açık biçimde ortaya koymaktadır.1 Dolayısıyla, bir uygulamanın sürdürülebilirlik açısından değerlendirilmesi, yalnızca belirli bir çevresel göstergede olumlu sonuç elde edilmesiyle sınırlı kalmamakta, daha pek çok faktör ve parametrenin birlikte tartıya çıkarılmasını gerektirmektedir. Sürdürülebilirliğin bütünleşik bir yaklaşımla kavranması, ekonomik ve sosyal boyutların çevresel boyutla birlikte değerlendirilmesinin yanı sıra çevresel başlıkların da kendi içinde ayrı ayrı ve farklı bakış açılarıyla ele alınmasını gerektirmektedir. İklim değişikliği, doğal kaynak kullanımı, kirlilik ve biyolojik çeşitlilik kaybı arasındaki güçlü etkileşimler bu gerekliliği daha da belirgin hale getirmektedir. Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) ve Uluslararası Kaynak Paneli tarafından hazırlanan Global Resources Outlook 2024 raporuna göre, küresel doğal kaynak çıkarımı son elli yılda üç kattan fazla artmış ve 1970 yılındaki yaklaşık 30 milyar ton düzeyinden 2024 yılında 106,6 milyar tona ulaşmıştır. Mevcut eğilimlerin devam etmesi halinde kaynak çıkarımının 2060 yılına kadar 2020 seviyesine kıyasla yaklaşık %60 artması beklenmektedir. Bu durumun yalnızca küresel iklim, biyolojik çeşitlilik ve kirlilik azaltım hedeflerine ulaşma çabalarını değil, ekonomik refahı ve insan esenliğini de olumsuz etkileyebileceği belirtilmektedir. Kaynakların çıkarılması ve işlenmesi, arazi kullanım değişikliği de hesaba katıldığında, küresel sera gazı emisyonlarının %60’ından fazlasıyla ve partikül madde kaynaklı sağlık etkilerinin yaklaşık %40’ıyla ilişkilendirilmektedir. Biyokütle üretimi (tarım ürünleri ve ormancılık) ve işlenmesi ise arazi kullanımıyla ilişkili biyolojik çeşitlilik kaybı ve su stresinin %90’ından fazlasıyla bağlantılıdır.2,3 Global Resources Outlook 2024’te sunulan bulgular; karbonsuzlaşma, kaynak verimliliği, döngüsel ekonomi, kirliliğin önlenmesi ve biyolojik çeşitliliğin korunması gibi hedeflerin neden aynı sürdürülebilirlik gündemi içerisinde ele alınması gerektiğine işaret etmektedir. Söz konusu hedefler önemli ölçüde birbirini destekleyebilmektedir. Fosil yakıt kullanımının azaltılması sera gazı emisyonlarını düşürürken belirli hava kirleticilerinin azaltılmasına da katkı sağlayabilmektedir. Malzeme verimliliği, birincil kaynak talebini ve üretim kaynaklı emisyonları birlikte azaltabilmektedir. Ürün ömrünün uzatılması ise yeni ürün ve hammadde ihtiyacını sınırlandırabilmektedir. Birçok durumda sürdürülebilirlik faaliyetleri birbirini desteklemekle birlikte, farklı sürdürülebilirlik hedeflerinin her koşulda aynı yönde hareket ettiğini varsaymak mümkün değildir. Karbon emisyonlarının azaltılmasına yönelik bazı teknolojiler kritik mineral ve malzeme talebini artırabilmektedir. Biyobazlı hammaddelerin yaygınlaştırılması, arazi kullanımı ve biyolojik çeşitlilik üzerinde ilave baskılar oluşturabilmektedir. Benzer şekilde, ikincil hammadde kullanımı birincil kaynak ihtiyacını azaltırken belirli proseslerde farklı kirletici emisyonlarının artmasına yol açabilmekte; enerji ve kaynak verimliliği sonucunda birim başına tüketim azalsa dahi geri tepme (rebound) etkisi nedeniyle toplam tüketimde aynı ölçüde azalma sağlanamayabilmektedir.4 Sayılan nedenlerden dolayı sürdürülebilirlik değerlendirmesinde temel soru yalnızca bir çözümün olumlu bir etki yaratıp yaratmaması değildir. Sağlanan faydanın hangi yaşam döngüsü aşamasında ve hangi göstergeler açısından ortaya çıktığı ve bunun karşılığında yeni bir çevresel, ekonomik veya sosyal baskı yaratılıp yaratılmadığı, etkilerin değer zinciri boyunca nasıl dağıldığı ve söz konusu çözümün alternatiflerine kıyasla nasıl bir toplam performans gösterdiği birlikte değerlendirilmelidir.  

Sürdürülebilirlik Hedefleri Arasında Sinerji ve Ödünleşim

Farklı sürdürülebilirlik hedefleri arasındaki ilişkiler her zaman tek yönlü değildir. Belirli bir hedef doğrultusunda uygulanan politika veya teknolojiler başka hedefleri de destekleyerek sinerji yaratabildiği gibi, bir alanda sağlanan kazanım başka bir alanda ilave kaynak kullanımı, maliyet veya çevresel ve sosyal baskı oluşturabilmektedir. Bir hedef doğrultusunda sağlanan kazanımın başka bir hedef açısından olumsuz sonuçlar veya kısıtlar doğurduğu bu tür durumlar için, “olumlu bir sonuç elde edebilmek veya bir avantaj yakalayabilmek amacıyla başka bir değerli şeyden kısmen ya da tamamen vazgeçme” anlamına gelen ödünleşim (trade-off) terimi kullanılmaktadır. IPCC Altıncı Değerlendirme Raporu, iklim değişikliğinin azaltılması ve uyum eylemleri ile Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları arasındaki ilişkilerin bağlama ve uygulama ölçeğine göre farklılaştığını ortaya koymaktadır. IPCC’nin değerlendirmesine göre, yakın dönem azaltım ve uyum eylemlerinin Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarıyla potansiyel sinerjisi, potansiyel ödünleşimlerinden daha fazladır. Bununla birlikte enerji, arazi, kent ve altyapı sistemleri ile sanayi gibi farklı alanlarda hem sinerji hem de ödünleşimin söz konusu olduğu görülebilmektedir. Bu ilişkiler; uygulamanın biçimi ve ölçeği, sektörler arası etkileşimler, ülkeler ve bölgeler arasındaki iş birliği, uygulamaların zamanlaması, yönetişim ve politika tasarımı gibi unsurlara bağlı olarak değişmektedir.5 Avrupa Çevre Ajansı’nın (EEA) 2026 tarihli Zero-pollution, Decarbonisation, and Circular Economy in Energy-intensive Industries çalışmasında ilişkilerin yönü ve niteliği sanayi düzeyinde ayrıntılı olarak ele alınmaktadır. Çalışmada demir-çelik, çimento ve kireç, alüminyum, kağıt ve selüloz, cam ve kil ile kimya sektörlerinde karbonsuzlaşma, döngüsellik ve sıfır kirlilik hedeflerinin birlikte yönetilmesi incelenmektedir. Söz konusu sektörler AB imalat sanayiindeki toplam enerji tüketiminin %60’ından fazlasını oluşturmaktadır. Ek olarak, sanayi kaynaklı sera gazı emisyonlarının yaklaşık %27’sine, SOx emisyonlarının %35’ine ve NOx emisyonlarının %31’ine karşılık gelmektedir.6 EEA, emisyon azaltımındaki ilerlemenin son on yılda yavaşladığına ve bu sektörlerden kaynaklanan emisyonların dışsal maliyetinin 2021 yılında 73 milyar avronun üzerinde olduğuna dikkat çekmektedir. Söz konusu maliyetlerin büyük bölümü insan sağlığı üzerindeki etkilerle ilişkilidir.7 Dolayısıyla sanayi dönüşümünde karbonsuzlaşma, kirliliğin önlenmesi ve kaynak verimliliğinin birlikte ele alınması yalnızca çevresel açıdan değil, insan sağlığı ve ekonomik maliyetler açısından da önem taşımaktadır. EEA tarafından değerlendirilen teknolojik dönüşüm yolları, söz konusu hedefler arasındaki ilişkilerin uygulama bazında incelenmesi gerektiğini somutlaştırmaktadır. Örneğin; proses ısısının elektrifikasyonu, fosil yakıtların doğrudan yakılmasından kaynaklanan yerel NOx, SOx ve partikül madde emisyonlarını azaltabilmektedir ve düşük karbonlu elektrik kullanılması durumunda CO₂ emisyonlarının düşürülmesine katkı sağlayabilmektedir. Buna karşılık, emisyon azaltımının elektrik üretim yapısına bağlı olması, elektrik şebekesi ve depolama altyapısına yönelik ilave ihtiyaçlar ve kritik mineral talebindeki artış, elektrifikasyonun daha geniş sistem içerisindeki etkileri arasında yer almaktadır.8 Benzer biçimde alternatif yakıtlar fosil yakıt bağımlılığını azaltabilirken, biyokütle kullanımında arazi rekabeti, bazı atıktan enerji uygulamalarında yerel NOx ve SO₂ konsantrasyonlarında artış veya hidrojen üretiminde yüksek su talebi gibi etkiler görülebilmektedir. Enerji ve kaynak verimliliği uygulamaları enerji, su ve malzeme tüketimini azaltabilirken verimlilik sayesinde sağlanan tasarrufların ilave tüketime dönüşmesi durumunda geri tepme etkisi görülebilmektedir. Karbon yakalama teknolojileri ise doğrudan CO₂ emisyonlarının azaltılmasına katkı sağlarken ek enerji ihtiyacı, bazı kirletici emisyonlarında artış ve ilave atık akışları yaratabilmektedir.9 Tablo 1: Enerji yoğun sanayilerin dönüşümünde teknolojik dönüşüm yollarının potansiyel sinerji ve ödünleşimleri10
Teknolojik Dönüşüm Yolu Potansiyel Sinerji Riskler ve Ödünleşim
Elektrifikasyon Fosil yakıt kaynaklı yerel hava kirleticilerinde azalma, düşük karbonlu elektrik kullanıldığında CO₂ azaltımı, bazı proseslerde enerji ve su tasarrufu Yüksek ilk yatırım, şebeke kapasitesi ve düşük karbonlu elektrik arzına bağımlılık, yenilenebilir enerji ve depolama altyapısı gerekliliği, kritik mineral talebinde artış
Alternatif yakıtlar Fosil yakıt bağımlılığında ve ilişkili emisyonlarda azalma, enerji güvenliğine katkı Hammadde kısıtları, biyokütlede arazi rekabeti, bazı uygulamalarda NOₓ/SO₂ artışı, elektroliz için yüksek su talebi
Sistem optimizasyonu ve verimlilik Enerji, kaynak ve su kullanımında azalma, emisyon ve atıklarda azalma Geri tepme etkisi, dijital teknolojilerin kısa ömrü, marjinal iyileştirmelerle fosil teknolojilerin kullanım süresinin uzaması
Alternatif girdi ve malzemeler Daha düşük proses emisyonları, endüstriyel simbiyoz potansiyeli Tedarik güçlükleri ve yeni lojistik altyapı nedeniyle tedarik zinciri karmaşıklığı, kalite ve güvenlik açısından ödünleşimler, biyobazlı girdilerde arazi ve biyoçeşitlilik baskıları
Döngüsellik Birincil kaynak, enerji ve su kullanımında azalma, birincil kaynak çıkarımından kaynaklanan etkilerin ve atıkların azaltılması Kalite ve güvenlik sorunları, belirli proseslerde farklı kirletici emisyonlarının artması, kapalı devre sistemlerde kirletici birikimi
Karbon yakalama/giderimi CO₂’nin hammadde olarak kullanımı, bazı sistemlerde diğer emisyon azaltım teknolojileriyle birlikte uygulanabilmesi Ek enerji ihtiyacı ve ilişkili emisyonlar, bazı kirletici emisyonlarında artış, CO₂’nin depolanmasına ilişkin riskler, ilave atık akışları

Tarihsel veriler, ödünleşimin yalnızca geleceğe yönelik teorik risklerden ibaret olmadığına işaret etmektedir. Örneğin kağıt ve selüloz sektöründe 2000-2021 döneminde nikel ve SOx emisyon yoğunluğu yaklaşık %70 azalırken, dioksin ve metan dışı uçucu organik bileşiklerin emisyon yoğunluğu artmıştır.11 Bu örnek, bir çevresel göstergede sağlanan iyileşmenin diğer göstergelerde benzer bir gelişmeyi garanti etmediğini göstermektedir.

Ödünleşimle yakından ilişkili bir diğer durum ise, çevresel yükün tamamen ortadan kalkması yerine sistemin başka bir bölümüne aktarılmasıdır. Literatürde yük aktarımı (burden shifting) olarak ifade edilen bu durum, bir etkinin farklı bir çevresel etki kategorisine, yaşam döngüsü aşamasına veya coğrafyaya yansıması olarak tanımlanmaktadır. Örneğin kullanım aşamasındaki emisyonları azaltan bir teknolojinin hammadde ve üretim aşamalarındaki etkileri artırması, çevresel performansın yalnızca kullanım aşamasına bakılarak değerlendirilmesi durumunda bu etkilerin gözden kaçmasına neden olabilmektedir. Küresel üretim ve tedarik zincirlerinde, nihai üretimin gerçekleştiği coğrafyada görünmeyen etkiler, hammadde çıkarımı veya ara ürün üretimi sırasında başka bölgelerde ortaya çıkabilmektedir.

Kısaca söylemek gerekirse, sürdürülebilirlik niyeti tek başına sürdürülebilir bir sonucu garanti etmemektedir. Bu fark, güncel dönüşüm alanlarında özellikle düşük karbon teknolojilerinin malzeme ihtiyacında, biyobazlı hammadde kullanımında ve döngüsel ekonomi uygulamalarında görünür hale gelmektedir.

 

Sürdürülebilirlik Niyeti Her Zaman Sürdürülebilir Sonuç Yaratır mı?

Karbonsuzlaşma; enerji verimliliğinden elektrifikasyona, yenilenebilir enerji kullanımından proses dönüşümüne kadar farklı teknolojik ve yapısal değişimleri beraberinde getirmektedir. Bu dönüşüm yollarının önemli bir bölümü fosil yakıt talebini azaltırken elektrik şebekeleri, enerji depolama sistemleri, elektrikli araçlar ve yenilenebilir enerji teknolojileri için farklı malzeme girdilerine olan talebi artırmaktadır. Dolayısıyla düşük karbon dönüşümünün kaynak kullanımı ve tedarik zincirleri üzerindeki etkileri de dönüşümün sürdürülebilirlik performansının bir parçasını oluşturmaktadır.

Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) Global Critical Minerals Outlook 2026 raporuna göre, mevcut politikaların devam ettiği senaryoda enerjiyle ilişkili kritik mineral talebinin 2040’a kadar yaklaşık iki katına çıkması beklenmektedir. Lityum talebinin üç kattan fazla artması öngörülürken nikel talebinin %65, nadir toprak elementleri talebinin yaklaşık %50 ve bakır talebinin %25’in üzerinde artması beklenmektedir. Bu artışta elektrikli araçlar, batarya depolama sistemleri, yenilenebilir enerji teknolojileri ve elektrik şebekelerinin yaygınlaşması belirleyici rol oynamaktadır.12

Artan talep, konunun yalnızca kaynak miktarı açısından değil, tedarik zincirinin yapısı ve dayanıklılığı açısından da değerlendirilmesini gerektirmektedir. IEA, Çin’in yedi ağır nadir toprak elementine getirdiği ihracat kontrollerinin bazı otomotiv üreticilerinin kapasite kullanımını azaltmasına veya üretimi geçici olarak durdurmasına yol açtığını belirtmektedir. Kurumun değerlendirmesine göre söz konusu kısıtlamaların tamamen uygulanması halinde Çin dışındaki otomotiv, yüksek teknoloji, savunma ve enerji sektörlerinde yıllık yaklaşık 6,5 trilyon ABD doları değerindeki üretim risk altında kalabilecektir.13 Bu örnek, düşük karbon teknolojilerinin yaygınlaşmasında malzeme talebinin yanı sıra tedarik zinciri çeşitliliğinin de stratejik önem taşıdığını göstermektedir.

Artan kritik mineral talebinin ve buna bağlı tedarik risklerinin yönetilmesinde döngüsellik önemli bir araç sunmaktadır. Geri dönüşüm yoluyla ikincil arzın artırılması, birincil kaynaklar üzerindeki baskının ve birincil hammadde tedarikine bağımlılığın azaltılmasına katkı sağlayabilmektedir.

IEA’nın mevcut politika senaryosunda temel enerji minerallerinin ortalama geri dönüşüm oranının bugünkü yaklaşık %10 seviyesinden 2040 yılında %20’ye yükselmesi ve ikincil arzın mineral talebinin karşılanmasındaki katkısının önemli ölçüde artması beklenmektedir. Bununla birlikte, ikincil arzın büyümesi birincil üretim ihtiyacını ortadan kaldırmamaktadır. IEA’nın 2035 projeksiyonlarında, ikincil arz hesaba katıldıktan sonra dahi mevcut ve ilan edilmiş madencilik projelerinin bakırdaki birincil arz ihtiyacının yaklaşık %75’ini karşılayabileceği, başka bir ifadeyle yaklaşık %25’lik arz açığının devam edebileceği öngörülmektedir. Lityumda da arz açığının sürmesi, kobaltta ise üretici ülkelerdeki politika değişikliklerinin etkisiyle açığın %25’in üzerine çıkması beklenmektedir.14

İkincil arzın artırılmasında geri dönüşüm kapasitesinin büyütülmesi kadar bu kapasitenin coğrafi dağılımı da önem taşımaktadır. Küresel batarya geri dönüşüm kapasitesi hızla büyümekle birlikte Çin, mevcut durumda küresel ön işlem kapasitesinin dörtte üçünden fazlasına ve malzeme geri kazanım kapasitesinin yaklaşık %90’ına sahiptir.15 Bu yoğunlaşma, geri dönüşümün birincil kaynak ihtiyacını ve -arz baskılarını azaltma potansiyeline karşın- tedarik zinciri risklerini tek başına ortadan kaldırmadığını göstermektedir. Dolayısıyla geri dönüşüm altyapısının coğrafi çeşitliliği, toplama sistemlerinin geliştirilmesi ve geri dönüştürülmüş malzemelere yönelik istikrarlı talebin oluşturulması da tedarik zinciri dayanıklılığının bir parçası haline gelmektedir.

Benzer bir değerlendirme biyobazlı hammaddeler açısından da gereklidir. Biyobazlı ürünler fosil kaynak kullanımının azaltılmasına ve belirli koşullarda çevresel baskıların düşürülmesine katkı sağlayabilmektedir. Ancak elde edilen sonuç; kullanılan biyokütlenin kaynağına, üretim yöntemine, arazi ve su ihtiyacına, alternatif kullanım alanlarına ve uygulamanın ölçeğine bağlı olarak değişmektedir. EEA’nın 2025 yılı Opportunities for Innovation in the Bioeconomy çalışması da biyobazlı yeniliklerin sunduğu fırsatların bu tür etkilerle birlikte değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekmektedir. Büyük ölçekli uygulamaların arazi kullanım değişikliği, karbon yutaklarının azalması, biyolojik çeşitlilik, doğal yaşam alanları ve sosyal eşitlik açısından istenmeyen sonuçlar yaratabileceği belirtilmektedir. Ek olarak, bazı tarımsal kalıntıların toprak sağlığının korunmasında işlev görmesi, “atık” veya “kalıntı” olarak değerlendirilen biyokütlenin dahi alternatif kullanımlarının dikkate alınması gerektiğini göstermektedir. Bu nedenle, bölgesel verilerin geliştirilmesi ve sürdürülebilir kaynak teminini destekleyecek tedarik zinciri koordinasyonu önem taşımaktadır.16

Sürdürülebilirlik hedefleri arasındaki etkileşimler yalnızca çevresel göstergelerle sınırlı değildir. Dönüşüm politikalarının istihdam, iş kalitesi ve fayda ile maliyetlerin toplumdaki dağılımı üzerindeki etkileri, sürdürülebilirliğin sosyal boyutu açısından da benzer bir değerlendirmeyi gerekli kılmaktadır. 2014 ile 2023 yılları arasında, AB ülkelerinde döngüsel ekonomiyle bağlantılı iş sayısı %10 artarak yaklaşık 4,4 milyona ulaşmıştır. Bununla birlikte, döngüsel ekonominin yarattığı işlerin bir bölümü düşük ücretli veya güvencesiz olabilirken, yüksek vasıf gerektiren rollerden hâlihazırda avantajlı grupların daha fazla yararlanabildiği belirtilmektedir. Bu durum iş kalitesinin iyileştirilmesi, beceri geliştirme programlarının güçlendirilmesi ve fırsatlara daha kapsayıcı erişimin sağlanması gerekliliğini göz önüne sermektedir. Ayrıca küreselleşmiş değer zincirlerinde bir bölgede hayat bulan istihdam kazanımları, başka bir bölgedeki istihdam kayıplarıyla eş zamanlı gerçekleşebilmektedir.17

Sayılan tüm bu örneklerin ortak noktası, sürdürülebilirlik amacıyla geliştirilen çözümlerin etkilerinin uygulandıkları noktanın ötesine uzanmasıdır. Farklı aşamalarda meydana gelen etkiler, bir çözümün toplam sürdürülebilirlik performansını değiştirebilmektedir. Dolayısıyla bir çözümün gerçekten sürdürülebilir olup olmadığı yalnızca hedeflenen faydaya ulaşılıp ulaşılmadığına değil, bu faydanın sistemin bütünü içerisinde hangi çevresel, ekonomik ve sosyal etkileri beraberinde getirdiğine bağlıdır.

 

Tek Bir Gösterge Yetmediğinde: Sistem Yaklaşımı, Yaşam Döngüsü ve Çok Boyutlu Değerlendirme

Avrupa Birliği’nin güncel ürün politikaları, sürdürülebilirlik performansının ürünün yaşam döngüsü ve değer zinciri boyunca ele alınmasına yönelik önemli örnekler sunmaktadır. 2024 yılında yürürlüğe giren Sürdürülebilir Ürünler İçin Eko-Tasarım Tüzüğü (ESPR); ürünlerin dayanıklılığı, yeniden kullanılabilirliği ve onarılabilirliği, döngüselliği engelleyen maddeler, enerji ve kaynak verimliliği, geri dönüştürülmüş içerik ile karbon ve çevresel ayak izi gibi farklı performans alanlarında eko-tasarım gerekliliklerinin oluşturulmasına olanak sağlamaktadır.18

ESPR kapsamında oluşturulan Dijital Ürün Pasaportu (DPP) ise bu yaklaşımın bilgi ve tedarik zinciri boyutunu güçlendirmektedir. DPP, ürünlere ilişkin sürdürülebilirlik bilgilerinin değer zincirindeki ilgili aktörler tarafından erişilebilir hale getirilmesine yönelik bir bilgi sistemi olarak kurgulanmaktadır.19 Ürünlerin dayanıklılık, onarılabilirlik, geri dönüştürülmüş içerik ve çevresel ayak izi gibi özelliklerinin üretim noktasının ötesinde izlenebilmesi, sürdürülebilir ürün politikalarında yaşam döngüsü boyunca bilgiye duyulan ihtiyacı da yansıtmaktadır.

Tek bir çevresel hedefe sağlanan katkının genel olarak faaliyetin sürdürülebilir olarak değerlendirilmesinde yeterli olmadığı yaklaşımı, 24 Eylül 2026 tarihinde yayımlanan Türkiye Yeşil Taksonomisi Yönetmeliği’nde de karşılık bulmaktadır. Yönetmelik kapsamında bir ekonomik faaliyetin taksonomiyle uyumlu kabul edilebilmesi için çevresel hedeflerden en az birine önemli ölçüde katkı sağlamasının yanı sıra diğer çevresel hedeflere önemli zarar vermemesi ve asgari sosyal koruma önlemlerine uyması gerekmektedir. Bu yaklaşım, farklı sürdürülebilirlik hedeflerinin birbirinden bağımsız değerlendirilmemesi gerektiğinin güncel bir düzenleyici örneğini oluşturmaktadır.20

Bu tür çok boyutlu değerlendirmelerin temelinde, ele alınan faaliyetin farklı etkilerinin ve bu etkiler arasındaki ilişkilerin uygun bir sistem sınırı içerisinde değerlendirilmesi bulunmaktadır. Hammaddelerin çıkarılması ve işlenmesinden üretim ve tedarik süreçlerine, kullanım aşamasından ömür sonuna kadar kararın sonucunu etkileyebilecek süreçlerin değerlendirmeye dahil edilmesi, bir noktada sağlanan iyileşmenin sistemin başka bir bölümündeki etkilerle birlikte görülmesini sağlamaktadır. Yaşam döngüsü yaklaşımı bu nedenle sürdürülebilirlik kararlarında önemli bir değerlendirme çerçevesi sunmaktadır.

Yaşam döngüsü aşamalarının birlikte değerlendirilmesi, düşük karbon teknolojilerinin performansının yorumlanmasında da belirleyici olabilmektedir. Uluslararası Temiz Ulaşım Konseyi’nin 2025 yılında AB’de satılan orta segment otomobillere ilişkin yaşam döngüsü değerlendirmesine (YDD) göre, bataryalı elektrikli araçların üretim aşamasındaki sera gazı emisyonları, batarya üretiminin etkisi nedeniyle benzinli araçlardan yaklaşık %40 daha yüksektir. Buna karşılık kullanım aşamasındaki daha düşük emisyonlar sayesinde üretimden kaynaklanan bu ilave emisyon yükü yaklaşık 17.000 km’lik kullanım sonrasında telafi edilmektedir. Araç ve batarya üretimi ile geri dönüşüm, enerji üretimi, kullanım ve bakım birlikte değerlendirildiğinde, elektrikli araçların yaşam döngüsü sera gazı emisyonları benzinli araçlara kıyasla yaklaşık %73 daha düşük hesaplanmaktadır.21 Dolayısıyla yalnızca üretim veya yalnızca kullanım aşamasına odaklanan bir karşılaştırma, aynı teknoloji hakkında oldukça farklı bir değerlendirmeye yol açabilmektedir. Bu örnek, sistem sınırının sonuçların yorumlanmasındaki belirleyici rolünü somutlaştırmaktadır.

YDD bir çevresel iyileştirmenin başka bir yaşam döngüsü aşamasında veya etki kategorisinde yeni bir baskı oluşturup oluşturmadığının incelenmesine olanak sağlamaktadır. Ancak, YDD de sürdürülebilirliğin tamamını tek başına temsil etmemektedir. Bu nedenle YDD; yaşam döngüsü maliyetlendirmesi, sosyal etki değerlendirmeleri, risk ve senaryo analizleri, çok kriterli karar verme yöntemleri ve paydaş katılımı gibi tamamlayıcı yaklaşımlarla birlikte kullanılabilir.

Yaşam döngüsü yaklaşımının önemli bir boyutu da tedarik zinciridir. Bir ürünün nihai üretim aşamasındaki çevresel performansı; hammaddelerin çıkarılması ve işlenmesi, ara ürünlerin üretimi, taşıma süreçleri veya ömür sonu faaliyetlerinde oluşan etkileri tek başına yansıtmamaktadır. Benzer şekilde çevresel ve sosyal etkiler, tedarikçi katmanları ilerledikçe nihai üreticinin doğrudan operasyonlarından uzaklaşsa da ürünün toplam sürdürülebilirlik performansının bir parçası olmaya devam etmektedir. Bu çerçevede, kritik mineral tedarik zincirlerindeki izlenebilirlik ihtiyacı ile DPP gibi ürün ve malzeme bilgisinin değer zinciri boyunca erişilebilirliğini artırmayı amaçlayan araçlar, sürdürülebilirlik değerlendirmelerinde güvenilir ve izlenebilir verinin giderek daha önemli hâle geldiğine işaret etmektedir.

Bir işletme veya ürün düzeyinde olumlu sonuç veren uygulamanın sektör veya ekonomi ölçeğinde aynı sonucu üretmesi garanti değildir. Verimlilik kazanımlarının tüketim artışıyla kısmen dengelenmesi, sınırlı biyokütle kaynaklarına yönelik farklı sektörlerin eş zamanlı talepte bulunması veya kritik mineral geri dönüşümünde yeterli toplama ve işleme altyapısına ihtiyaç duyulması bu durumun başlıca örnekleridir. Dolayısıyla bir teknolojinin sürdürülebilirlik performansı, yalnızca teknik olarak işlevini yerine getirip getirmediği üzerinden değil; uygulandığı ölçek, koşullar ve içerisinde yer aldığı sistem dikkate alınarak değerlendirilmelidir.

Çok boyutlu ve çok yönlü değerlendirmedeki amaç, her karar için mümkün olan bütün göstergelerin hesaplanması değildir. Esas olan, kararın sonucunu değiştirme potansiyeline sahip önemli etkilerin ve olası ödünleşimlerin belirlenmesi, uygun sistem sınırının kurulması ve alternatiflerin bu etkiler açısından karşılaştırılmasıdır. Böyle bir yaklaşım, tek bir göstergede en iyi sonucu veren seçeneği aramak yerine, kararın çevresel, ekonomik ve sosyal sonuçlarının birlikte değerlendirilmesine olanak sağlamaktadır.

 

Sonuç: Sürdürülebilirlikte Zor Kararlar

Sürdürülebilirlik hedefleri arasındaki ödünleşimlerin görünür hale getirilmesi; karbonsuzlaşma, döngüsel ekonomi veya kirliliğin önlenmesine yönelik dönüşümün gerekliliğini sorgulayan bir yaklaşım değildir. Aksine bu ilişkilerin anlaşılması, söz konusu dönüşümün daha etkili biçimde tasarlanmasına katkı sağlamaktadır. Esas olan, olası ödünleşimlerin önceden belirlenmesi ve çözümün tasarımı, uygulama koşulları ile tamamlayıcı politika araçlarının bu etkileri mümkün olduğunca azaltacak biçimde geliştirilmesidir.

Genel olarak değerlendirildiğinde yaklaşımın özü bütün çevresel, ekonomik ve sosyal göstergelerde aynı anda en iyi sonucu veren “kusursuz” bir çözüm aramak değildir. Esas olan, belirli bir sorunu çözerken yeni bir sorun yaratılmasını veya mevcut bir baskının başka bir çevresel etki kategorisine, yaşam döngüsü aşamasına, coğrafyaya ya da toplumsal gruba aktarılmasını mümkün olduğunca önlemektir.

Tekraren vurgulamakta fayda olan husus şudur ki bir çözümün “yeşil”, “düşük karbonlu”, “döngüsel” veya “biyobazlı” olarak tanımlanması, tek başına o çözümün sürdürülebilir olduğu anlamına gelmemektedir. “Her çözüm gerçekten sürdürülebilir mi?” sorusunu yanıtlayabilmek için hangi sorunun çözüldüğü, hangi ilave etkilerin ortaya çıktığı, bu etkilerin yaşam döngüsü ve tedarik zinciri boyunca nerede meydana geldiği, fayda ve maliyetlerin nasıl dağıldığı ve alternatiflere kıyasla toplam sonucun ne olduğu birlikte değerlendirilmelidir.

Sürdürülebilirlikte zor kararlar da tam olarak bu noktada düğümlenmektedir. Asıl mesele, tek bir hedefi en yüksek düzeyde gerçekleştirmek değil; birbirine bağlı çevresel, ekonomik ve sosyal hedefleri sistem bütünlüğü içerisinde değerlendirebilmek ve bir alandaki ilerlemeyi başka bir alanda yeni bir soruna dönüştürmeden yönetebilmektir.

Dipnotlar:

1) United Nations. (2015). Transforming our world: the 2030 Agenda for Sustainable Development. Şu adresten erişilebilir: https://sdgs.un.org/2030agenda. Son erişim tarihi: 16 Eylül 2026.

2) United Nations Environment Programme UNEP) ve International Resource Panel (IRP). (2024). Global Resources Outlook 2024. Şu adresten erişilebilir: https://doi.org/wedocs.unep.org/20.500.11822/44901. Son erişim tarihi: 16 Eylül 2026.

3) United Nations Environment Programme. (2024). Rich countries use six times more resources, generate 10 times the climate impacts than low-income ones. Şu adresten erişilebilir: https://www.unep.org/news-and-stories/press-release/rich-countries-use-six-times-more-resources-generate-10-times. Son erişim tarihi: 16 Eylül 2026.

4) European Environment Agency (EEA). (2026a, Şubat). Zero-pollution, decarbonisation, and circular economy in energy-intensive industries. Şu adresten erişilebilir: https://www.eea.europa.eu/en/analysis/publications/zero-pollution-decarbonisation-and-circular-economy-in-energy-intensive-industries. Son erişim tarihi: 16 Eylül 2026.

5) IPCC. (2023). Climate Change 2023: Synthesis Report. Contribution of Working Groups I, II and III to the Sixth Assessment Report of the Intergovernmental Panel on Climate Change [Core Writing Team, H. Lee and J. Romero (eds.)]. IPCC, Geneva, Switzerland, ss.35-115. Şu adresten erişilebilir: https://doi.org/10.59327/IPCC/AR6-9789291691647. Son erişim tarihi: 21 Eylül 2026.

6) EEA, a.g.k.

7) EEA, a.g.k.

8) EEA, a.g.k.

9) EEA, a.g.k.

10) EEA, a.g.k.

11) EEA, a.g.k.

12) International Energy Agency (IEA). (2026). Global Critical Minerals Outlook 2026. Şu adresten erişilebilir: https://iea.blob.core.windows.net/assets/19c60aa0-ee07-4a20-a138-33c967ac5008/GlobalCriticalMineralsOutlook2026.pdf. Son erişim tarihi: 16 Eylül 2026.

13) IEA, a.g.k.

14) IEA, a.g.k.

15) IEA, a.g.k.

16) EEA. (2025). Opportunities for innovation in the bioeconomy. Şu adresten erişilebilir: https://www.eea.europa.eu/en/analysis/publications/bioeconomy-unlocking-opportunities-for-innovation-in-the-bioeconomy. Son erişim tarihi: 16 Eylül 2026.

17) EEA. (2026b, Nisan). Just transition to a circular economy. Şu adresten erişilebilir: https://www.eea.europa.eu/en/analysis/publications/just-transition-to-a-circular-economy. Son erişim tarihi: 16 Eylül 2026.

18) Avrupa Birliği (AB). (2024). REGULATION (EU) 2024/1781 OF THE EUROPEAN PARLIAMENT AND OF THE COUNCIL of 13 June 2024 establishing a framework for the setting of ecodesign requirements for sustainable products, amending Directive (EU) 2020/1828 and Regulation (EU) 2023/1542 and repealing Directive 2009/125/EC. Şu adresten erişilebilir: https://eur-lex.europa.eu/legal-content/EN/TXT/PDF/?uri=OJ:L_202401781. Son erişim tarihi: 16 Eylül 2026.

19) AB, a.g.k.

20) Resmî Gazete. (2026). Türkiye Yeşil Taksonomisi Yönetmeliği. 24 Eylül 2026 tarih ve 33380 sayılı nüsha.

21) Negri, M., ve Bieker, G. (2025). Life-cycle greenhouse gas emissions from passenger cars in the European Union. Şu adresten erişilebilir: https://theicct.org/wp-content/uploads/2025/07/ID-392-%E2%80%93-Life-cycle-GHG_report_final.pdf. Son erişim tarihi: 23 Eylül 2026.

Sevde Karayılan

Sevde Karayılan