Escarus

İklim Soylulaştırması Kentsel Adaleti Tehdit Ediyor mu?

Paylaşım TarihiMayıs 25, 2026

Kentler, uzun yıllar boyunca iklim krizinin başlıca sorumlularından biri olarak tartışılagelmiştir. Bugün ise aynı kentler, krizin etkilerine karşı geliştirilen çözüm politikalarının merkezinde yer almaktadır. Artan sıcaklıklar, hava kirliliği, sel riski, kuraklık ve aşırı hava olayları karşısında birçok kentin yönetimi yeşil altyapı yatırımlarını artırmakta, kıyı koruma projeleri geliştirmekte, yeni park alanları oluşturmakta ve “iklim dayanıklılığı” odaklı dönüşüm programlarını hızlandırmaktadır. İlk bakışta bu müdahaleler, daha yaşanabilir ve sürdürülebilir kentler inşa etme çabasının doğal bir uzantısı gibi görünmektedir. Ancak son yıllarda kent çalışmaları literatüründe giderek görünür hale gelen tartışmalar, bu dönüşüm süreçlerinin herkes için eşit sonuçlar üretmediğini ortaya koymaktadır. Özellikle düşük gelirli mahallelerde gerçekleştirilen çevresel iyileştirme projeleri, kimi zaman beklenmedik sosyal sonuçlar doğurabilmektedir. Yeni park alanları, kıyı düzenlemeleri, enerji verimli konut projeleri ya da iklim uyum yatırımları belirli bölgelerin yatırım değerini artırırken kira ve emlak fiyatlarını da yükseltebilmektedir. Böylece çevresel açıdan “iyileştirilen” mahalleler, zamanla mevcut sakinleri için ekonomik olarak erişilemez hale gelebilmektedir. Başka bir ifadeyle, iklim krizine karşı geliştirilen müdahaleler bazı gruplar için koruma sağlarken bazı gruplar için yeni dışlanma biçimleri yaratabilmektedir.

Tam da bu noktada, son yıllarda özellikle Kent Çalışmaları ve Çevresel Adalet literatüründe öne çıkan “iklim soylulaştırması” kavramı önem kazanmaktadır. İklim krizine karşı geliştirilen çevresel iyileştirme ve dayanıklılık politikalarının, kent mekânı üzerinden nasıl yeni eşitsizlikler üretebildiğini tartışan bu kavram, sürdürülebilirlik ile kentsel adalet arasındaki gerilimi görünür kılmaktadır.

İklim Soylulaştırması Nedir?

Soylulaştırma, uzun yıllardır kent çalışmalarında tartışılan bir dönüşüm süreci olarak ele alınmaktadır. Genel olarak kavram; belirli mahallelerin yatırım çekmesi, fiziksel ve çevresel olarak dönüşmesiyle birlikte yaşam maliyetlerinin artması ve mevcut sakinlerin zamanla bu alanlardan dışlanmasıyla ilişkilendirilmektedir. Bugün ise bu tartışmaya yeni bir unsur eklenmektedir: iklim değişikliği.

İklim soylulaştırması, iklim krizinin ve iklim uyum politikalarının kentlerde yarattığı ekonomik ve mekânsal dönüşümü ifade etmektedir. Kavram ilk kez Keenan, Hill ve Gumber’ın çalışmasıyla sistematik biçimde tartışılmış, iklim etkilerinin ve iklim uyum politikalarının konut piyasalarındaki değer farklılaşmasını nasıl etkileyebileceğine odaklanmıştır.1 Bu yaklaşım, çevresel risklere bağlı olarak bazı bölgelerin daha cazip hale gelirken bazılarının değer kaybettiği yeni bir mekânsal dönüşüm sürecine işaret etmektedir.

Söz konusu iklim soylulaştırması süreci, kentlerde farklı mekanizmalar üzerinden işlemektedir. İklim açısından güvenli olarak kabul edilen bölgeler zamanla daha fazla yatırım çekmekte; bu durum konut talebini, mülk değerlerini ve yaşam maliyetlerini etkilemektedir. Benzer biçimde taşkın bariyerleri, yeşil altyapı yatırımları, park projeleri ve kıyı düzenlemeleri gibi iklim uyumu kapsamında yapılan müdahaleler, çevresel kaliteyi artırırken aynı zamanda belirli bölgelerin ekonomik cazibesini de yükseltebilmektedir. Öte yandan seller, orman yangınları veya aşırı sıcaklık olayları sonrasında ortaya çıkan yeniden yapılanma süreçleri ile iklim kaynaklı nüfus hareketleri de kentlerin mekânsal yapısını dönüştürebilmektedir. Böylece iklim değişikliği yalnızca fiziksel çevreyi değil, aynı zamanda konut piyasalarını, yatırım dinamiklerini ve kent içerisindeki demografik dağılımı da yeniden şekillendirmektedir.

Yaşanan bu dönüşüm, meselenin teknik bir çevresel iyileştirmeden ibaret olmadığını, aynı zamanda çevresel güvenliğe kimlerin erişebildiğiyle ilgili olduğunu göstermektedir. Çevresel kalitenin belirli toplumsal gruplar için daha erişilebilir hale gelmesi, iklim krizini aynı zamanda bir mekânsal adalet meselesine dönüştürmektedir; çünkü bazı topluluklar daha güvenli, daha serin ve daha yüksek çevresel kaliteye sahip yaşam alanlarına erişebilirken, bazı topluluklar çevresel risklerin daha yoğun hissedildiği bölgelerde yaşamaya devam etmektedir. Dolayısıyla iklim soylulaştırması kavramı, iklim krizine karşı geliştirilen politikaların çevresel sonuçların ötesinde mekânsal, ekonomik ve toplumsal dönüşümlere de zemin hazırladığını ortaya koymaktadır. Dünyanın farklı kentlerinde gözlenebilen somut mekânsal örüntüler, iklim soylulaştırması kavramının kuramsal çerçevesinin pratik yansımaları olarak değerlendirilebilmektedir.

Miami: Yüksek Kotun Yeni Ekonomik Değeri

İklim soylulaştırması kapsamında en çok tartışılan örneklerinden biri Miami’dir. Miami’de iklim soylulaştırması büyük ölçüde deniz seviyesinin yükselmesi ve taşkın riski üzerinden şekillenmektedir. Uzun yıllar boyunca kıyıya yakın bölgeler yüksek ekonomik değere sahipken artan taşkın riskiyle birlikte yatırım eğilimlerinin yön değiştirmeye başladığı görülmektedir. Miami-Dade County üzerine gerçekleştirilen kapsamlı bir çalışmada, 800 binden fazla mülk verisi incelenmiş ve özellikle 2000 yılı sonrasında yüksek kotlu bölgelerdeki mülk değerlerinin daha hızlı arttığı tespit edilmiştir. Araştırmada, yüksek kotlu bölgelerde yaşanan fiyat artışlarının, bölgedeki yerel yönetimlerin büyük çoğunluğunda pozitif bir korelasyon sergilediği belirtilmektedir. Bu durum, taşkın riski düşük bölgelerin yatırım açısından daha avantajlı hale geldiğine işaret etmektedir. Özellikle uzun yıllar düşük gelirli mahallelerden biri olarak bilinen Little Haiti’nin, yüksek kotlu yapısı nedeniyle son yıllarda yoğun yatırım baskısıyla karşı karşıya kaldığına dikkat çekilmekte, buna paralel olarak bölgede konut fiyatlarının ve özel sektör yatırımlarının arttığı ifade edilmektedir.2 Miami örneği üzerinden denilebilir ki iklim güvenliği, konut piyasalarında doğrudan fiyatlanan bir değişkene dönüşmeye başlamıştır.

Filipinler: Afet Sonrası Yeniden Yapılanma ve Yerinden Edilme

İklim soylulaştırmasının Küresel Güney’deki en belgelenmiş örneklerinden biri Filipinler’dir. Kasım 2013’te Filipinler’ii vuran Tayfun Haiyan, ülke tarihinin en yıkıcı doğal afetlerinden biri olarak kayıtlara geçmiştir. Tayfun afeti, yalnızca Tacloban kentinde 6300’den fazla kişinin hayatını kaybetmesine ve 29.000 konutun yıkılmasına yol açmıştır. Afet sonrasında hayata geçirilen yeniden yapılanma ve yeniden yerleşim süreci, resmî söylemde iklim riskinden korunma stratejisi olarak sunulmuştur. Bu çerçevede, kıyı şeridinden yaklaşık 14.000 aile, kent merkezine 10 km uzaklıktaki yeni bir yerleşim alanı olan Tacloban Kuzey’e nakledilmiştir. Tacloban’daki yeniden yerleşim sürecine odaklanan araştırmalar, bu dönüşümün ardında çok katmanlı dinamiklerin bulunduğunu göstermektedir. Araştırmaya göre DREAMVille Yeniden Yerleşim Alanı’ndaki konut değerleri, 2019’dan 2022’ye yalnızca üç yıl içinde ortalama %73 oranında artmıştır. Bölgeye çoğunlukla sağlık profesyonelleri ve kamu görevlileri taşınırken, düşük gelirli sakinler yüksek yaşam maliyetleri ve kredi ödemeleri nedeniyle bölgeyi terk etmek zorunda kalmıştır.3 Bu örnekte, yeniden yerleşim süreci başlangıçta afet riskini azaltma ve daha güvenli yaşam alanları oluşturma amacıyla geliştirilmiş olsa da zaman içerisinde bölgedeki konut değerlerinin hızla yükselmesi, düşük gelirli toplulukların yeni yaşam alanlarında kalıcılığını zorlaştırmıştır. Bu çarpıcı örnek, iklim uyum ve yeniden yapılanma politikalarının, uzun vadede kent içerisindeki sosyal ve ekonomik dengeleri de etkileyebildiğini göstemektedir.

Boston: Yeşil Dayanıklılık ve Mekânsal Dışlanma

İklim soylulaştırmasının dikkat çeken örneklerinden biri diğeri de Boston’ın East Boston bölgesidir. Tarihsel olarak işçi sınıfına mensup Latin ve İtalyan topluluklarının yaşadığı bu mahalle, deniz seviyesinin yükselmesi ve kıyı taşkınları nedeniyle Boston’ın en kırılgan bölgelerinden biri olarak değerlendirilmektedir. Bu risklere karşı son yıllarda bölgede kıyı parkları, yeşil koridorlar, dayanıklı kıyı tasarımları ve iklim uyum odaklı konut projeleri hayata geçirilmiştir. Ancak çevresel dayanıklılığı artırmayı amaçlayan bu müdahaleler, aynı zamanda bölgenin yatırım değerini de yükseltmiştir. Özellikle “Clippership Wharf” adlı lüks konut projesinin iklim dayanıklılığı ve sürdürülebilir yaşam söylemiyle pazarlanması, bölgedeki dönüşümü görünür hale getirmiştir. Aylık kiraların 2300 doların üzerinde başlaması, iklim açısından dayanıklı hale gelen mahallelerin üst gelir grupları ve gayrimenkul yatırımcıları için yeni cazibe merkezlerine dönüştüğünü göstermektedir.4 Bu süreç, uzun yıllardır bölgede yaşayan düşük gelirli topluluklar açısından artan barınma baskısı, mekânsal dışlanma ve mahalle kimliğinin dönüşmesi gibi sonuçlar yaratmaktadır.

Türkiye Bağlamında Yeşil Soylulaştırma: İstanbul Örneği

İstanbul’da son yıllarda hız kazanan çevresel dönüşüm projeleri, kentin iklim krizine karşı daha dayanıklı hale getirilmesi hedefiyle birlikte sunulmaktadır. Yeni park alanları, kıyı düzenlemeleri, yeşil koridorlar ve büyük ölçekli dönüşüm projeleri çoğu zaman “yaşanabilir şehir”, “nefes alan kent” ve “iklim dostu yaşam” söylemleri üzerinden meşrulaştırılmaktadır. Ancak mevcut çalışmalar, bu çevresel iyileştirmenin kent içerisinde eşit biçimde dağılmadığını göstermektedir. Tam da bu noktada İstanbul örneği, iklim soylulaştırmasının nasıl işlediğini anlamak açısından önemli hale gelmektedir; çünkü kentte çevresel kalite arttıkça, bu alanların ekonomik değeri de artmakta, çevresel iyileştirme ile emlak piyasası arasındaki ilişki giderek güçlenmektedir.

İstanbul’da bu sürecin en görünür örneklerinden bazıları büyük ölçekli kentsel dönüşüm projeleridir. Fikirtepe, Kartal, Tarlabaşı, Sarıgöl ve Cendere Vadisi üzerine gerçekleştirilen çalışmalar, çevresel iyileştirmenin kent mekânında eşit biçimde dağılmadığını göstermektedir. 2013-2021 dönemini kapsayan bir araştırmada, bitki örtüsü ve yeşil alan yoğunluğunu ölçmek amacıyla kullanılan NDVI (Normalized Difference Vegetation Index) verileri incelenerek dönüşüm alanları ile çevre mahalleler arasında belirgin farklılıklar olduğu ortaya konulmuştur. Örneğin Kartal’da proje alanındaki NDVI değeri yaklaşık %23,11 artarken çevre mahallelerde bu oran yalnızca %1,82’de kalmıştır. Benzer şekilde, Cendere’deki proje alanında %21,18 oranında artış görülürken çevre mahallelerde NDVI değerinin %2,05 oranında azaldığı tespit edilmiştir. Sarıgöl örneğinde ise dönüşüm alanında %15,68’lik artış yaşanmasına rağmen çevre mahallelerde %0,97’lik düşüş dikkat çekmektedir. NDVI verileri, çevresel iyileştirmenin kent mekânında homojen biçimde dağılmadığını ve dönüşüm alanları ile çevre mahalleler arasında belirgin çevresel kalite farkları oluştuğunu ortaya koymaktadır.5

Araştırma, yeşil altyapıdaki artış ile kara yüzey sıcaklığı arasında doğrudan bir ilişki olduğuna dair anlamlı ipuçları sunmaktadır. Özellikle Cendere, Fikirtepe ve Kartal’daki dönüşüm alanlarında kara yüzey sıcaklığında yaklaşık 0,5°C ile 1,1°C arasında düşüş yaşanırken çevre mahallelerde aynı ölçüde bir serinleme izlenmemektedir. Hatta bazı bölgelerde çevre alanların sıcaklığının artmaya devam ettiği dikkat çekmektedir. Yani, dönüşüm alanlarında artan yeşil alan miktarı, yüzey sıcaklığının azalmasına katkı sağlarken bu etkinin proje sınırlarının dışına taşmadığı anlaşılmaktadır.6 Bu bulgular, kentsel dönüşüm projelerinin yeşil altyapı ve ısı azaltımı açısından sağladığı faydaların büyük ölçüde proje sınırları içinde kaldığını ve çevre mahallelerde yaşayan, genellikle daha düşük gelirli kesimlerin bu avantajlardan yeterince yararlanamadığını göstermektedir.

İstanbul örneği tam da bu nedenle önemlidir. Kentte çevresel iyileştirme projeleri arttıkça bazı bölgeler daha yaşanabilir hale gelmektedir. Ne var ki bu dönüşüm çoğu zaman kent genelinde eşit bir iyileşme yaratmamakta, aksine çevresel konforu belirli bölgelerde yoğunlaştırmaktadır. Böylece iklim dayanıklılığı giderek daha fazla ekonomik değere dönüşmekte ve kent içerisinde yeni bir mekânsal ayrışma üretmektedir.

“Yeşil” İyileştirmenin İronisi

Miami’den Filipinler’e, Boston’dan İstanbul’a uzanan bu örnekler, iklim krizine karşı geliştirilen çevresel müdahalelerin yalnızca fiziksel çevreyi dönüştürmediğini ortaya koymaktadır. Çevresel iyileştirme projeleri kentleri daha yaşanabilir ve dayanıklı kılarken aynı zamanda kentsel mekânın ekonomik ve toplumsal örgütlenme biçimini de yeniden şekillendirmektedir. Tam da bu nedenle iklim soylulaştırması tartışmaları, çevresel iyileştirmenin otomatik olarak eşitlikçi sonuçlar üretmediğine, aksine mevcut eşitsizlikleri farklı biçimlerde yeniden üretebildiğine dikkat çekmektedir. Bu noktada yapısal bir çelişki ortaya çıkmaktadır. Çevresel kalitenin artması, söz konusu alanların ekonomik değerini de yükseltmektedir. Daha fazla yeşil alan, daha düşük kentsel ısı adası etkisi ve çevresel olanaklar açısından güçlenen altyapı; beraberinde yükselen emlak değerlerini, artan kira bedellerini ve yoğunlaşan yatırım baskısını da getirmektedir. Böylece iyi niyetle tasarlanan çevresel müdahaleler, yalnızca fiziksel mekânı dönüştüren teknik girişimler olmaktan çıkarak kentteki sınıfsal dağılımı etkileyen süreçlere dönüşmektedir. Çevresel iyileştirmenin ironisi tam da burada yatmaktadır: Daha yaşanabilir kentler üretme çabası, aynı zamanda bu mekânları belirli gruplar için erişilemez kılabilmektedir.

Çevresel açıdan daha korunaklı ve daha yüksek yaşam kalitesine sahip bölgeler zamanla daha fazla talep edilirken bazı topluluklar iklim risklerinin daha yoğun hissedildiği alanlarda yaşamayı sürdürmektedir. Bu durum, iklim krizinin etkilerinin kent içerisinde herkes tarafından aynı biçimde deneyimlenmediğini göz önüne sermektedir. Dahası, iklim uyum politikaları bazı durumlarda mevcut mekânsal eşitsizlikleri azaltmak yerine derinleştirebilmektedir. Böylece iklim soylulaştırması tartışmaları, çevresel müdahalelerin kent yaşamı, mekânsal dağılım ve toplumsal adalet üzerindeki etkilerini görünür hale getirmektedir.

Kentsel Adalet Boyutu

İklim soylulaştırması, kentlerin nasıl dönüştüğünden çok bu dönüşüm süreçlerinin kimler için daha güvenli, daha yaşanabilir ve daha erişilebilir alanlar ürettiği sorusunu gündeme getirmektedir. Çünkü iklim krizine karşı geliştirilen politikalar yalnızca teknik çevresel müdahalelerden ibaret değildir; bunlarla birlikte kentsel kaynakların nasıl dağıtıldığını, karar alma süreçlerine kimlerin dahil olduğunu ve çevresel iyileştirmenin kent içerisindeki farklı topluluklara nasıl yansıdığını da belirlemektedir. Söz konusu dönüşüm süreçleri toplumsal eşitsizlikler ve kırılganlıklar dikkate alınmadan yürütüldüğünde, mevcut mekânsal ayrışmaları derinleştirebilmekte ve bazı grupları çevresel iyileştirmenin dışında bırakabilmektedir. Bu nedenle iklim uyum politikaları, kentte yaşayan herkesi aynı biçimde etkilememektedir. Çevresel iyileştirme bazı gruplar için daha güvenli ve daha konforlu yaşam alanları yaratırken, bazı gruplar açısından artan yaşam maliyetleri, yerinden edilme ve kent merkezinden uzaklaşma riskini beraberinde getirebilmektedir.

Düşük gelirli topluluklar açısından bu süreç, yalnızca fiziksel bir yer değiştirme anlamına gelmemektedir. Uzun yıllar boyunca aynı mahallede örülen komşuluk ilişkileri, dayanışma ağları ve kolektif bellek artan yaşam maliyetleri ve yerinden edilme baskısıyla birlikte zayıflamakta, hatta çözülmektedir. İnsanlar yalnızca konutlarını değil, aynı zamanda sosyal çevrelerini, gündelik yaşam pratiklerini ve o mekânla kurdukları anlam bağını da yitirme riskiyle yüz yüze gelmektedir.

Bu noktada Henri Lefebvre’in ortaya koyduğu “kent hakkı” yaklaşımı önem kazanmaktadır. Lefebvre’e göre kent, yalnızca üzerinde yaşanılan fiziksel bir alan değildir toplumsal ilişkilerin, gündelik yaşamın, aidiyet duygusunun ve kolektif yaşamın üretildiği bir mekândır.7 Kent hakkı, sadece kentte yaşama hakkı değildir, aynı zamanda insanların yaşadıkları mahallede kalabilmesi, kentin dönüşümüne dair söz sahibi olabilmesi ve dönüşüm süreçlerinin dışında bırakılmamasıdır.

İklim soylulaştırması, kent hakkının herkes için eşit biçimde kullanılamadığını göstermektedir, çünkü çevresel dönüşüm projeleri çoğu zaman kent mekânını piyasa dinamikleri doğrultusunda yeniden şekillendirmektedir. Daha güvenli, daha yeşil ve iklim açısından daha dayanıklı bölgeler aynı zamanda yatırım değeri yüksek alanlara dönüşebilmekte, bu durum ise konut fiyatları ve kira bedelleri üzerinde baskı yaratabilmektedir. Böylece, çevresel güvenlik giderek ekonomik ayrıcalıkla ilişkilenen bir unsur haline gelmektedir. Çevresel iyileştirme süreçleri çoğu zaman toplulukların katılımı olmaksızın, piyasa dinamikleri doğrultusunda şekillendiğinden düşük gelirli gruplar hem mekânsal hem de toplumsal anlamda dışlamaya maruz kalabilmektedir.

İklim soylulaştırması tartışmaları, iklim uyum politikalarının yalnızca çevresel göstergeler üzerinden değil, aynı zamanda toplumsal kapsayıcılık, mekânsal eşitlik ve kent hakkı açısından da değerlendirilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Daha dayanıklı ve daha “yeşil” kentler üretmek, her zaman daha adil ve daha kapsayıcı kentler üretmek anlamına gelmemektedir.

Sonuç Yerine

İklim soylulaştırması, kentlerin iklim krizine karşı dönüşümünü yalnızca çevresel değil, aynı zamanda toplumsal bir mesele olarak da yeniden düşünmeyi gerektirmektedir. Daha yeşil, daha dayanıklı ve daha yaşanabilir kentler yaratma hedefi kuşkusuz önemlidir. Öte yandan, bu yöndeki dönüşüm çabalarının kent içerisindeki tüm topluluklar için eşit sonuçlar üretip üretmediği sorusu da giderek daha fazla önem kazanmaktadır.

Kentleri iklim krizine karşı daha dirençli hale getirmeye yönelik çalışmalar, dönüşümün kimleri kapsadığı ve kimleri geride bıraktığı sorusunu da dikkate almak zorundadır. Denilebilir ki bu soru, farklı vektörlerin kesiştiği düğüm niteliğiyle, kentsel kalkınma faaliyetlerinde daimi bir kerteriz noktası olmaya adaydır.

Dipnotlar

1) Keenan, J. M., Hill, T. ve Gumber, A. (2018). “Climate gentrification: from theory to empiricism in Miami-Dade County, Florida”. Environmental Research Letters, 13(5), 054001. Şu adresten erişilebilir: https://doi.org/10.1088/1748-9326/aabb32. Son erişim tarihi: Mayıs 2026.

2) Ibid. 

3) See, J., Cuaton, G. P., Wilmsen, B. ve Peja, P. J. (2025). “Uncovering the drivers of climate gentrification in the Global South: Case study of Tacloban City, Philippines”. Political Geography117, 103275. Şu adresten erişilebilir:  https://doi.org/10.1016/j.polgeo.2025.103275. Son erişim tarihi: Mayıs 2026.

4) Anguelovski, I., Connolly, J. J. T., Pearsall, H., Shokry, G., Checker, M., Maantay, J., Gould, K., Lewis, T., Maroko, A. ve Roberts, J. T. (2019). “Why green ’climate gentrification’ threatens poor and vulnerable populations?”. Proceedings of the National Academy of Sciences, 116(52), ss.26139-26143. Şu adresten erişilebilir: https://doi.org/10.1073/pnas.1920490117. Son erişim tarihi: Mayıs 2026.

5) Yazar, M., Çetinkaya, I. D., İban, M. C. ve Bilgilioğlu, S. S. (2023). “The green divide and heat exposure: urban transformation projects in İstanbul”. Frontiers in Environmental Science, 11. Şu adresten erişilebilir: https://doi.org/10.3389/fenvs.2023.1265332. Son erişim tarihi: Mayıs 2026.

6) Ibid.

7) Henri Lefebvre. (1996). “The Right to the City”. Writings on Cities’in içinde, ed. Eleonore Kofman ve Elizabeth Lebas, Oxford: Blackwell, 1996, ss.147-159.

Yasemin Özdemir

Yasemin Özdemir